27 Ağustos 2009 Perşembe

LUNAPARK FACİASI


Uzaysal bir evdeyim, dolaşıyorum. “Uzaysal bir ev” evet, yanlış okumadınız. Uzaysal ev nedir, ne değildir uzun uzadıya anlatmak ister; metaforlardan metafor beğenip tasvirlere gömülmek isterdim, fakat konuyu saptırmak istemiyorum. Uzaysal evin içinde, bir kadın yürüyor üstüme üstüme. “Gelme üstüme, git buradan!” diye bağırıyorum kadına. Suratında manasız gülümsemesiyle inatla üstüme yürüyor, korkuyorum.


Sevgilimden yeni ayrıldığımdan olsa gerek, bilinçaltım tüm kördüğümlerini rüyalarda çözmeye çabalıyor. Haliyle nefret ettiğim, çok sevdiğim ya da benim için önemli olan her şey arap saçı tadında rüyalarıma giriyor. Kadın yürümeye devam ediyor, bağırmaya ve kızmaya başlıyorum. Tam yaklaşacakken uyanıyorum. Bismillah deyip yeni bir uyku çekeyim istiyorum, kadın yine gelsin de kaldığım yerden devam edeyim diye. O sırada telefon çalıyor: “Nerdesin, seni bekliyoruz kahvaltıya” diyor bir ses. Kendimi mükemmel bir kahvaltı sofrasında buluyorum Kaf Dağı’nda. İzliyorum, şaşkın ve hayran… Renkli gözlü bir çocuk ellerimden tutuyor, bir alışveriş merkezinde yürüyoruz. Elimde “Bant” isimli bir dergi var, beraberce bakıyoruz. Derken tartışmaya başlıyoruz hep yaptığımız gibi. Dergiyi çocuğun kafasına fırlatıyorum. Sen beni hiç hak etmiyorsun, hölölölölöö diye bağırıp çağırıyorum. Sesim değişiyor birden, yaratığa dönüşüyorum.

Dün arkadaşımla birlikte kampüse kurulan gezgin lunaparka gidip gondola bindik. Her şey iyi hoş, birden gondolun emniyet demiri açıldı gondol hareket halindeyken ve tam en üst noktaya çıkmışken -Çok ciddiyim!-. Biz tabi çığlık çığlığa bağırıyoruz: “Durdurun şunu demir açıldıııııı ühühühüüüüü”. Görevliler önce anlamıyorlar, korkudan bağırdığımızı falan sanıyorlar heralde. Sonra fark ettiklerinde durumu, bembeyaz kesiliyor suratları. Hemen aleti durdurup bizden bin bir özür diliyorlar. Canımızı sokakta bulduk ya biz, “Eee nolcak yahu devam” deyip inmiyoruz gondoldan. Emniyet demirlerini sağlamca kapattırıp devam ediyoruz. Çığlık atmak istemesem de çığlıklar atıyorum sürekli, sırf çığlık atmak istediğimden… Bitiyor, iniyoruz.

Lunaparklar hayatımda çok dramatik bir noktada durmuştur her zaman. Çocukken, her pazar günü sahil gezintimiz öncesi babam beni lunaparka götürürdü. Birlikte çarpışan arabalara binerdik. O zamanki çarpışan araba kullanış performansıma baktığımda, şu an araba kullanma fobisine sahip oluşum imkânsız ve inanılmaz geliyor. Arabaları hep sevdim ben. Anneannemin evinin önünde duran pembe vosvosa aşıktım hele. Araba, arabalar… Vın vın…

“Beni de bekleyin yaa” diye bağırıyorum, aceleyle caddenin karşısına geçmeye çalışırken. Sonra kafamdan aşağıya koskoca şaşal şişesinden su döküyorlar. Ev haliyle annem apar topar aşağı inmiş. Herkes etrafımda toplanmış, saklambaç oynayacağız sanıyorum birden. Ayakkabıcı amcanın kucağındayım. “Saklambaaç oynayaaan kaleye mum diksiiiin” diye bağırasım geliyor, tam ağzımı açacakken başım ağrıyor birden. İnsanları pürüzlü ve yarım yamalak görüyorum. Annem telaşlı ve ağlayarak kucaklıyor beni. Araba çarpmış bana.

Çok hızlı kullanıyorum arabayı, onunla tartışıyoruz. Tüm öfkem ayaklarıma toplanmış, hırsımı gaz pedalından çıkarıyorum sanki. Derken dikiz aynasında o hatunu görüyorum. “Allah kahretsin yine mi sen” diyorum. Sonra dönüyorum, benimkine “Sen beni hak etmiyorsun!” diye bağırıyorum, ağlamaya başlıyorum. Arabanın önüne bir adam çıkıveriyor, elim kolum ayağım kilitleniyor. Adam düşüyor yere.

Zil çalıyor, çarpışan arabalar duruyor. Arabadan inip, lunaparkın çay bahçesine gidiyoruz. Babamın söylediği kaşarlı tostlarımızı yiyor ve şeftali sularımızı içiyoruz. Etrafımı izliyorum, insanları… Sürekli merakla bakıyor gözlerim olana bitene. ‘Renkli’ ve tehlikeli aletler dikkatimi çekiyor hep, onlara hayran oluyorum. Gözlerimi kamaştırıyor o renk cümbüşü. O kadar küçücük ve savunmasızım ki, babam hiçbir zaman izin vermiyor onlara binmeme. Susuyorum. Kalbim kırılıyor. Tostlarımızı yedikten sonra kalkıyoruz, çıkıyoruz lunaparktan. Arkama dönüp bakıyorum her defasında, susarak. Sahile gidiyoruz. Yürürken, sorularımla babamı yıldırıyorum. Hep çok meraklı bir çocuktum. Babam hiç üşenmeden her sorumu yanıtlıyor. Denize taşlar fırlatıyoruz. Daha iyisini yapmayı denemeden, hayranlıkla babamı izliyorum. Eve dönelim diyecek oluyor, ‘İlerde kırlarda çok güzel çiçekler var’ diyorum. Anneme çiçek toplamakta karar kılıyoruz. Ben pembe-lila rengi olanları topluyorum hep, bir de küçük papatyalar var. Hepsini alasım geliyor, babam kızıyor. ‘Hepsini koparma, onların yaşamasına müsaade etmezsek, sen ben ve yarınlarımız olmaz yavrucuğum’ diyor. Babam, küçücük aklıma, ‘pembe bir dünya’da her şeyin bir ahengi ve dengesi olduğu gerçeğini sokuyor. Bir daha hiç çıkmamak üzere : )

Evimize gidiyoruz. Annem kapıyı açıyor, arkamda sakladığım çiçekleri veriyorum. Annem çok mutlu oluyor, yüzü melek gibi… Annem hep gülsün, ben ölsem de olabilir diyorum küçücük aklımla. Hem ölmek neyse, oyun sanki bana.

Uzaysal yapılı evimizde telefonla konuşuyorum onunla. Yine kalbimi kırıyor, susuyorum. “Sen beni hak etmiyorsun” diyorum. Duvarların soyutluğu, aşkımın somutluğu kalbimi eziyor. Renkli gözlerinden nefret eder oluyorum. Tüm dünyayı ayaklarımın altına alıyorum, yükseliyorum. Tepelerden bakıyorum. Ona ve her şeye… Ah gurur!

Klavye tuşlarıyla bütünleşiyor tüm öfkem sonra. Kızgınlığımla, hayal kırıklığımla tak tuk ritim buluyor tüm yaşadıklarım. Sadece yazıyorum.

Geçen gün beş sayfalık bir yazı yazdım. Döndüm, okudum. Döndüm okudum. Ve nihayet okudum döndüm… Sırt çevirdim ona. Bana bunları yazdırabilmesine, içimin ağrısına, kalbime ters döndüm. Ona yolladım o yazıyı. Bir daha geri dönüşü olmayan bir yola yürüdüm tüm sessizliğimle. Hecelerin sesine sırt döndüm, hecelerin görüntüsüne vurgunum! Yine yazdım. Konuşmadan, sessizce yazdım yazdım. Zehirimi klavye tuşlarına, ya da bembeyaz sayfalara akıttım. Uyudum, uyandım. Rüyalar gördüm, aklım yitti bazen. Günlük ve somut kâbuslarım beni rüyalarda da rahat bırakmadı. Uykumu da ele geçirdiklerinde, uyumadım, yazdım. Gondolun emniyet demiri açıldığında düşecek oldum; tepetaklak döndüm bu kez. Sıkı sıkı tutundum yine de bir yerlere. Aklıma babamın tehlikeli ve ‘renkli’ aletlere binmeme izin vermeyişi geldi. Boyumdan büyük işlere kalkışmamdan mı tüm bu yaşadıklarım? Sustum. Deli gibi taptığım hayat, her şeye rağmen kendimle birlikte akıp gidiyor. Ben, ailem… Uzaysal evimizde buluşacağız bir gün.

Nisan 2008 . SE

DİP NOT:
Aman Efendim bu çok çok eskiden yazılmış bir yazıdır. Üstüne alınacaklar, kendine konduracaklar olacaktır, varlardır da. Ve fakat ben yaşadıklarımla barışmış bir insanım, her anımı, hayatımı taparcasına seviyorum ve benim için geride bırakmak diye bir şey yok. Yanıma alıp götürüyorum her şeyi, ama iyi ama kötü. Fakat bu demek değil ki, eski defterler açılınca hala ağlıyorum, hala arkanızdan ağıtlar yakıyorum, kızgınlığımdan ölüyorum. Tam tersi garip bir huzur ve güven duyuyorum şu anki halimden, aklıma geldiğinizde. Artık hiçbirinize olumlu ya da olumsuz, şiddetli ya da şiddetsiz hissettiğim bir şey kalmamışken, lütfen bu çok sevdiğim yazımı burada sevdiklerimle paylaştım diye kendinize sakın ha pay çıkarmayın. : ) Tamamen aileme ve özellikle de babama olan derin özlemim nedeniyle bu yazımı arayıp buldum, tekrar açıp okudum ve burada yayınlamak isteği duydum. Yoksa ne bir gönderme yapmak, ne de bir atışma yaratmak değil amacım. Lütfen büyütmeyiniz ve kurmayınız.
Ben hepinizle barıştım, yaşadıklarımla barıştım. Anılarım varlar, benim(le)ler ve o yüzden onları burada yayınlıyorum. Barıştım dedim, bu bir sevgi gösterisi değil; sadece insan olmanız, sizlerle barışmam için yeterli bir sebep. : )

Duvarları yıkmadım, yılıp geri dönmedim; sadece duvarların üstüne çıktım ve sizlere bakıyorum. Bazılarınız buralardan pek bir küçük görünüyorsunuz, ama çok sevimlisiniz : ) Bana bu yazıları yazdırdığınız, beni bu kadar dolu dolu ve güçlü kıldığınız için minnettarım size… ‘BEN’i sizler yarattınız!!!

9 Ağustos 2009 Pazar

Tu may feyvırit firend, ERTAN. :))))




Sıkılıyorum.
İstanbul'a gitmeli.
Ertan'ı görmeli.

Moda sahilde beraber tarot bakmalı.
Caddede sabahlamalı,
Sıradan bir akşamda
Kadife Sokak'ta nereye oturcağımıza karar verememeli.

Saçlarıma çıtçıtlar takmalıyım,
uzun saçlı kız olmalıyım.
-----Yine ve yeniden-----

Korece öğrenip,
ama Avusturya'ya yerleşip,
mutlu olmalıyız.

ErtanTRA seni çok özledim :)
Kırmızı mutfağımı istiyorum artık.
We're all Yivens!

Bazıları için hayat çok zor...







Şimdi karşınızda, son zamanlarda keşfettiğim en sıradışı, garip ve insan üstü yaratık:


HARRY MERRY!


Ümit Besen, Robert Smith'ten etkilenseydi nolurdu? Vizyonu biraz daha farklı olsaydı, avant-garde electro ve dutch kafalarına kaymaya çalışsaydı nolurdu? İşte bu soruların cevabı, Harryciğimde...




Geçen gün deli gibi, avant-garde electro damarım tuttu. Felix Kubin'in bende bulunmayan albümlerini araştırırken, tesadüfen indirdiğim bir kayıtta Harry Merry ile tanıştım. 9 yaşında klavye çalmayı yeni öğrenen bir çocuğu klavye başına oturttuğunuzda duyabileceğiniz tüm sesler odamı doldurmaya başladı bir anda. Gerçekten korkunçtu ama etkilenmediğimi söylersem haksızlık ederim. Her nasılsa değişik, garip bir sound edinmiş bu zat-ı muhterem kendisine. Ve müziği de, otoritelerce(!!!) weirdomusic- dutch- avantgarde- r&b ve de en bombası MORONICA olarak tanımlanıyor. Muhtemelen çok da ciddiye alınmayan, çatlak bir adamın teki kendisi fakat, Felix Kubin araştırmalarım esnasında yoluma çıkmış olması çok da yabana atılmaması gerektiğinin bir göstergesi olabilir. Kendisi 8 yaşında piyano dersleri almaya başlamış; fakat müzikal anlamda çıkış yapabilmek adına kendini yeterli görmesi baya bir uzun zamanını almış. Öyle ki, 1996 yılında ilk kaydını yayınlamadan evvel 5 yıl boyunca evinin çatı katında klavye çalışmış. Youtube'da izlediğim birkaç videosunda, The Top dönemlerinin Robert Smith'ini gördüm bu adamda (Sadece stil olarak benziyor, müzikal olarak 3o fırın ekmek yemesi gerek o noktaya varmak için). Çok garip çok çok. Bir bakınız derim. Ha bir de 40'ından önce bir opera yazmak niyetindeymiş kendisi. Hay Allah!


8 Ağustos 2009 Cumartesi

I'll Sleep On It.


Yazdım.
Sildim.
Yazdım.
Sildim.
Uyuyorum, hepinizle görüşeceğim.
Bir gün,
gelecekte,
ve gelecek.
Görüşeceğiz.
Öpüyorum sizi.

4 Ağustos 2009 Salı

PiL - Metal Box


Dışarı çıkmaya üşendiğim bu güzel yaz gecesinde, oturduğum koltuktan selam ederim herkese. Yapmam gereken o kadar iş varken, bilgisayar başında ne dinleyeceğime karar veremeden önümde Sisifos Söyleni ile oturuyorum. Şahane(!) bir playlist yaptım kendime sonrasında önümdeki kitaptan, zamanında okurken altını çizip yanına yıldızlar koyduğum paragrafları teker teker okudum. Neden sonra bazı cümleleri daha yüksek sesle, duvarlara yıldızlara ya da varolduğuna inandıklarıma okudum. O sırada içimi kaplayan PIL dinleme isteğiyle çabucak playlistimi değiştirdim.

Aslında kendimi çok yalnız hissettiğim bir dönem geçiriyorum. Genelde bu duygu insanları güçsüzleştiriyorken, kendimi süper kahraman gibi hissetmem nedendir bilinmez. Hayatta gerçekten acımasızlığına inanamayacağınız gelgitler, dönüm noktaları, olaylar, sırlar ya da insanlar varmış. Çocuklar bile etrafa fırlattıkları oyuncaklarına karşı daha merhametlilermiş; yetişkinler kalbinizi ruhunuzu fırlatmakla kalmayıp bunların üstüne basıp ezerler bir de. Ama tüm bunlar, yaşanılan kötü şeyler, direnişiniz için birer zırhtır. Güçlü olmak ve özgür birer birey olmak adına kazanımlardır kayıplarımız. Saçma, rutin ve anlamsız olan hayatlarımız mücadelelerimizle yaşanmaya değer oluyor ancak, ve bu mücadelemiz önce kendimizle. Kavramak, kabullenmek, sonrasında alışmak ya da reddetmek. Sonuç çok da önemli değil, önemli olan bu sorgulamanın içine girebilmek, herkesin farkında olmadığı bu döngüye dahil olabilmek belli bir yaştan sonra. Büyümek bu oluyor sanırım.

İşte bu düşünceler ne zaman beynimde çalkalansa, zaman post punk arşivlerini açıp 79 ruhuna koşmak zamanıdır benim için. Israrla aynı akorları tekrar eden ağlayan gitarlar, kalbinize vuran davullar; insanoğlunun tüm acımasızlığını, kimsesizliğini, mücadelesini haykıran vokaller… Müzik ruhuma vursun istersem, o an dinlemeye başladığım ilk albüm Public Image Limited’ın Metal Box isimli 79 çıkışlı albümü olur. 10 dakika 34 saniye süren Albatross’la albüm başlar. Adeta insan ilişkilerinin, kişisel problemlerden kurtulma esnasında kaybedilen zamanın, anıların iz düşümüdür bu şarkı. Ve tam da bunları ispatlarcasına ‘ Sloooow motion, slow motioon’ diye girer vokaller. Ağır çekimde onca şey düşünülür. Birbiriyle bağlantısı olmasa da saçma sapan da olsa düşünülür bir şeyler. Sonrasında Memories gelir.

‘Full of excuses
False confidence
Someone has used you well
Used you well
I could be wrong
It could be hate
As far as I can see
Clinging desperately’

Bu sözlerden sonra iyice gaza gelinmiştir. Büyük bir şevkle diğer şarkılar dinlenilir. Swan Lake’ler, Poptones’lar, Careering’ler derken bir ara karanlık bir dünyaya açılan, bir garip şarkı başlar, hava gridir, kuşlar yoktur. Evet ‘No Birds’tür. Ta kendisidir. Şarkıda fena bir Siouxsie and The Banshees havası vardır. Ve candır bu şarkı, tüm aidiyet hissini götürür insanda, yerini yurdunu şaşırırsın bir an. Ve devaaam eder albüm seni sürükleye sürükleye. Uzun uzadıya tüm şarkıların bende uyandırdığı hisleri anlatmak sanırım mümkün olmayacak. Ama bu albüm, kesinlikle hayatımın ilk beş albümü arasındadır ve acımadan reklamını da yaparım. Yaşasın PIL, yaşasın post-punk ruhu!


Public Image Ltd - Metal Box 1979