3 Haziran 2012 Pazar

27 Nisan 2012 Cuma

One Love Festival 11 - Pulp Konseri


One Love Festival 11.  Jarvis'imi getirin bana! :)) Mutluyum çünkü Jarvis'in karısıyım.

18 Aralık 2011 Pazar

18 Aralık'lara Bravo!


'Yaş'lı. Başka dillerde de, artan yaşla doğru orantılı süreklilik ifade eden, acımasız bir sıfat olarak karşımıza çıkıyor bu kelime. 'Age'd mesela. 'İhtiyar olmak' anlamının yanısıra bir aidiyet olgusunu da beraberinde getiriyor bu sözcük. Yaşlı olmak veya yaşlanmak, işte bu yüzden bunlar garip. Aslına bakarsanız, ihtiyar olmak genç olmak kadar büyük bir trajedi değildir. Zira 'yaş'lı insanın geçirdiği o yıllar kendisine aittir artık, ama genç bir insan bilinmeyene kürek çekiyor gibidir. Kendisine henüz ait olmayan bir geleceğin, koskoca yılların planlamasını ve hesabını yapar durur. Evet bu çok büyük bir trajedidir: henüz sahip olmadığın bir şeyi sahiplenmek. Yaşlanmak bir statü gibidir ama nedense kimse bunu üstünde taşımak istemez. Geçirilen yıllar belli bir kotayı aşınca bir kısmı inkar edilir. Yaşımız sorulunca birkaç eksik bir sayı söyleriz, doğumgünü pastamıza artık tek mum koyarız mesela. Sırf bu ihtiyarlama korkusuyla, yaşlanmanın getirdiği sahip olma duygusunu da kovarız hayatlarımızdan. İnsanın anılarının, kendine ait yıllarının olması ne korkunçtur!?

....

18 Aralık 2008, S.E.

12 Aralık 2011 Pazartesi

Bana geldiler



Bu aralar en sevdiğim şarkı olabilir yeniden.

Ya da diğer bir deyişle,




1 Aralık 2011 Perşembe

Nerede benim manifestom?!


...............'Yanında birileri varken yalnız olmaktan kastettiğim, 'kalabalıklar arasında yalnız kalmış insan' klişesi değil. Aslına bakarsan çok kişisel bir sorunu tüm insanlığa mal etmemdi bu. Etrafında olmaları, yalnız olmadığın anlamına gelmez. 'Melek'leri tanıyamazsın. Tanımlayamadığın, bilmediğin, sadece iyi niyetiyle orada olduğunu varsaydığın her şey, 'etrafında' olsa dahi sıkıntı yaratır bir yerden sonra. Soyutlanmayı gerektirirler dolayısıyla. Aslında tam anlamıyla yalnız olabilmek, bir insan için çok büyük bir lütuftur. Kastettiklerim bunlardı. Aklına yağmur altında, kalabalıklar içinde dolaşan o dalgın, gri ceketli yalnız adam klişesi gelmesin. ' ..........


S.E
11 Ağustos 2009

Bir zamanlar bir şeyler yazardım.


12 Şubat 2011 Cumartesi

3 Kasım 2010 Çarşamba

EEG



'Ian Curtis hastalığı'

9 Nisan 2010 Cuma

S'ye


Bir gün unutacaksın, durup dururken yere düşebileceğini.
Ve bir gün terkedecek, bu korku;
Kontrolsüzlük, hükümsüzlük.

Hep bu kadar başına buyruk olabilmeyi dilememiş miydin zaten?
Bak beynin kendine bile hükmedemiyor artık...
Geçecek, bu da geçecek, korkma.
Biliyorsun.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Cold Cave


Henüz albümü indirip dinlemedim, kapak hoşuma gidiyor. :)

22 Mart 2010 Pazartesi

Pişşşşşt !


Ses kontroool bir kiiiiii,
Seees,
Duygu Patlaması, reaktör patlaması, çernobil faciası,
Atom altı parçacıklaaaar ses kontroool.
Dünyanın en güzel şeyisin sen,
kıvırcık kıvırcık.
Binbir ateşle oynuyorum senin gözlerinde,
fisyon füzyon
fisyon füzyon,
ışıl ışıllar, çocuksun.
Dünyayı fıldır fıldır döndürür müyüz parmaklarımızın ucunda senle?
Hediye misin nesin?
Gitme burdan.
Söz verdin zaten,
ben eğer gidecek kadar kötü fena bi kız olursam
-ama olmam-
hadi tut ki oldum,
sen de tut kollarımdan, bırakma.
Şarkı bile söylerim,
'fa'dan girin efendim, ha-ha!
Sonraa pastel boya resimlerimizi çerçeveletip asarım duvarlara
(san'at eserlerimi)
afiş yapıp köprü altlarına da asarım,
eğer başına bi iş gelirse,
kalbimi bile bağışlarım sana ( ve hatta iddia ediyorum, 'I'd leap in front of a flying bullet for you')
ama ağır gelir sana taşıyabilir misin sevgimi?
Ben daha çok seviyorum deme,
sonsuzlarda buluşuruz biz.
Sıfırımız yok.
Kesiştiğimiz yer yok.
Sonsuzluğun bir ucunda seeen, bir ucunda ben,
ortası ikimizin,
öyle işte sevgimiz.

İkimiz ayrı telden çalarız,
'maksat gönüller bir olsun' değil,
hep birmiş zaten.

Öyle işte,
şekerim.


Fa: Ya ben hem seni çok seviyorum, hem de beni şaşırtmanı : )

Vee geç gelen cevap
S: Ben hep şaşırtçam seni. Fafafafa


Belki okursun, seni çok seviyorum sevgilim. Havalara da kalp çizmedim ne zamandır ya neyyyseeeeee .

20 Mart 2010 Cumartesi

Se.'ye...



Nokta. Orda dur.
Nokta. Konuşma.
Nokta. Bakma.
Nokta. Duyma.
Nokta. Düşünme.
Nokta. Hissetme.
Nokta. Nefes Alma.
Nokta. Öl.

Yok ol...
Bitti. Nokta.

28 Şubat 2010 Pazar



Fatih...

30 Ekim 2009 Cuma

Here Is My Bloody Valentine...


Birkaç gündür beni esir almış sürekli My Bloody Valentine dinleme isteği, hiç ama hiç hayra alamet değil. Kan, kin, öfke, kan, kin, öfke, fafafafafafafaaaaaaaa.

21 Ekim 2009 Çarşamba

Boyfriend? Olalalala chemistry!


Zehirleyiniz beni. Muck. Eski bilgilerimi hatırlamak adına Organik Kimya çalışmalıyım, bu master işi beni bitirdi. Ne olursa olsun, Nükleer Kimya <3 , bir de Sonic Youth <3

13 Ekim 2009 Salı

Yorgunum num num

Ben bir kapsül kafayım,
sıkıştırılmış zamanlarda.
Ve bugün,
sadece uyku istiyorum;
ama o da kapsül olmasın.

10 Ekim 2009 Cumartesi

'Ayaklarınız yere bassın, çünkü dünyadaki en sağlam destek tabandır.'

Duygu Hocam

5 Eylül 2009 Cumartesi

Yine ve Yeni, Aşk


Önce evler vardı,
sonra odalara bölündü.

27 Ağustos 2009 Perşembe

LUNAPARK FACİASI


Uzaysal bir evdeyim, dolaşıyorum. “Uzaysal bir ev” evet, yanlış okumadınız. Uzaysal ev nedir, ne değildir uzun uzadıya anlatmak ister; metaforlardan metafor beğenip tasvirlere gömülmek isterdim, fakat konuyu saptırmak istemiyorum. Uzaysal evin içinde, bir kadın yürüyor üstüme üstüme. “Gelme üstüme, git buradan!” diye bağırıyorum kadına. Suratında manasız gülümsemesiyle inatla üstüme yürüyor, korkuyorum.


Sevgilimden yeni ayrıldığımdan olsa gerek, bilinçaltım tüm kördüğümlerini rüyalarda çözmeye çabalıyor. Haliyle nefret ettiğim, çok sevdiğim ya da benim için önemli olan her şey arap saçı tadında rüyalarıma giriyor. Kadın yürümeye devam ediyor, bağırmaya ve kızmaya başlıyorum. Tam yaklaşacakken uyanıyorum. Bismillah deyip yeni bir uyku çekeyim istiyorum, kadın yine gelsin de kaldığım yerden devam edeyim diye. O sırada telefon çalıyor: “Nerdesin, seni bekliyoruz kahvaltıya” diyor bir ses. Kendimi mükemmel bir kahvaltı sofrasında buluyorum Kaf Dağı’nda. İzliyorum, şaşkın ve hayran… Renkli gözlü bir çocuk ellerimden tutuyor, bir alışveriş merkezinde yürüyoruz. Elimde “Bant” isimli bir dergi var, beraberce bakıyoruz. Derken tartışmaya başlıyoruz hep yaptığımız gibi. Dergiyi çocuğun kafasına fırlatıyorum. Sen beni hiç hak etmiyorsun, hölölölölöö diye bağırıp çağırıyorum. Sesim değişiyor birden, yaratığa dönüşüyorum.

Dün arkadaşımla birlikte kampüse kurulan gezgin lunaparka gidip gondola bindik. Her şey iyi hoş, birden gondolun emniyet demiri açıldı gondol hareket halindeyken ve tam en üst noktaya çıkmışken -Çok ciddiyim!-. Biz tabi çığlık çığlığa bağırıyoruz: “Durdurun şunu demir açıldıııııı ühühühüüüüü”. Görevliler önce anlamıyorlar, korkudan bağırdığımızı falan sanıyorlar heralde. Sonra fark ettiklerinde durumu, bembeyaz kesiliyor suratları. Hemen aleti durdurup bizden bin bir özür diliyorlar. Canımızı sokakta bulduk ya biz, “Eee nolcak yahu devam” deyip inmiyoruz gondoldan. Emniyet demirlerini sağlamca kapattırıp devam ediyoruz. Çığlık atmak istemesem de çığlıklar atıyorum sürekli, sırf çığlık atmak istediğimden… Bitiyor, iniyoruz.

Lunaparklar hayatımda çok dramatik bir noktada durmuştur her zaman. Çocukken, her pazar günü sahil gezintimiz öncesi babam beni lunaparka götürürdü. Birlikte çarpışan arabalara binerdik. O zamanki çarpışan araba kullanış performansıma baktığımda, şu an araba kullanma fobisine sahip oluşum imkânsız ve inanılmaz geliyor. Arabaları hep sevdim ben. Anneannemin evinin önünde duran pembe vosvosa aşıktım hele. Araba, arabalar… Vın vın…

“Beni de bekleyin yaa” diye bağırıyorum, aceleyle caddenin karşısına geçmeye çalışırken. Sonra kafamdan aşağıya koskoca şaşal şişesinden su döküyorlar. Ev haliyle annem apar topar aşağı inmiş. Herkes etrafımda toplanmış, saklambaç oynayacağız sanıyorum birden. Ayakkabıcı amcanın kucağındayım. “Saklambaaç oynayaaan kaleye mum diksiiiin” diye bağırasım geliyor, tam ağzımı açacakken başım ağrıyor birden. İnsanları pürüzlü ve yarım yamalak görüyorum. Annem telaşlı ve ağlayarak kucaklıyor beni. Araba çarpmış bana.

Çok hızlı kullanıyorum arabayı, onunla tartışıyoruz. Tüm öfkem ayaklarıma toplanmış, hırsımı gaz pedalından çıkarıyorum sanki. Derken dikiz aynasında o hatunu görüyorum. “Allah kahretsin yine mi sen” diyorum. Sonra dönüyorum, benimkine “Sen beni hak etmiyorsun!” diye bağırıyorum, ağlamaya başlıyorum. Arabanın önüne bir adam çıkıveriyor, elim kolum ayağım kilitleniyor. Adam düşüyor yere.

Zil çalıyor, çarpışan arabalar duruyor. Arabadan inip, lunaparkın çay bahçesine gidiyoruz. Babamın söylediği kaşarlı tostlarımızı yiyor ve şeftali sularımızı içiyoruz. Etrafımı izliyorum, insanları… Sürekli merakla bakıyor gözlerim olana bitene. ‘Renkli’ ve tehlikeli aletler dikkatimi çekiyor hep, onlara hayran oluyorum. Gözlerimi kamaştırıyor o renk cümbüşü. O kadar küçücük ve savunmasızım ki, babam hiçbir zaman izin vermiyor onlara binmeme. Susuyorum. Kalbim kırılıyor. Tostlarımızı yedikten sonra kalkıyoruz, çıkıyoruz lunaparktan. Arkama dönüp bakıyorum her defasında, susarak. Sahile gidiyoruz. Yürürken, sorularımla babamı yıldırıyorum. Hep çok meraklı bir çocuktum. Babam hiç üşenmeden her sorumu yanıtlıyor. Denize taşlar fırlatıyoruz. Daha iyisini yapmayı denemeden, hayranlıkla babamı izliyorum. Eve dönelim diyecek oluyor, ‘İlerde kırlarda çok güzel çiçekler var’ diyorum. Anneme çiçek toplamakta karar kılıyoruz. Ben pembe-lila rengi olanları topluyorum hep, bir de küçük papatyalar var. Hepsini alasım geliyor, babam kızıyor. ‘Hepsini koparma, onların yaşamasına müsaade etmezsek, sen ben ve yarınlarımız olmaz yavrucuğum’ diyor. Babam, küçücük aklıma, ‘pembe bir dünya’da her şeyin bir ahengi ve dengesi olduğu gerçeğini sokuyor. Bir daha hiç çıkmamak üzere : )

Evimize gidiyoruz. Annem kapıyı açıyor, arkamda sakladığım çiçekleri veriyorum. Annem çok mutlu oluyor, yüzü melek gibi… Annem hep gülsün, ben ölsem de olabilir diyorum küçücük aklımla. Hem ölmek neyse, oyun sanki bana.

Uzaysal yapılı evimizde telefonla konuşuyorum onunla. Yine kalbimi kırıyor, susuyorum. “Sen beni hak etmiyorsun” diyorum. Duvarların soyutluğu, aşkımın somutluğu kalbimi eziyor. Renkli gözlerinden nefret eder oluyorum. Tüm dünyayı ayaklarımın altına alıyorum, yükseliyorum. Tepelerden bakıyorum. Ona ve her şeye… Ah gurur!

Klavye tuşlarıyla bütünleşiyor tüm öfkem sonra. Kızgınlığımla, hayal kırıklığımla tak tuk ritim buluyor tüm yaşadıklarım. Sadece yazıyorum.

Geçen gün beş sayfalık bir yazı yazdım. Döndüm, okudum. Döndüm okudum. Ve nihayet okudum döndüm… Sırt çevirdim ona. Bana bunları yazdırabilmesine, içimin ağrısına, kalbime ters döndüm. Ona yolladım o yazıyı. Bir daha geri dönüşü olmayan bir yola yürüdüm tüm sessizliğimle. Hecelerin sesine sırt döndüm, hecelerin görüntüsüne vurgunum! Yine yazdım. Konuşmadan, sessizce yazdım yazdım. Zehirimi klavye tuşlarına, ya da bembeyaz sayfalara akıttım. Uyudum, uyandım. Rüyalar gördüm, aklım yitti bazen. Günlük ve somut kâbuslarım beni rüyalarda da rahat bırakmadı. Uykumu da ele geçirdiklerinde, uyumadım, yazdım. Gondolun emniyet demiri açıldığında düşecek oldum; tepetaklak döndüm bu kez. Sıkı sıkı tutundum yine de bir yerlere. Aklıma babamın tehlikeli ve ‘renkli’ aletlere binmeme izin vermeyişi geldi. Boyumdan büyük işlere kalkışmamdan mı tüm bu yaşadıklarım? Sustum. Deli gibi taptığım hayat, her şeye rağmen kendimle birlikte akıp gidiyor. Ben, ailem… Uzaysal evimizde buluşacağız bir gün.

Nisan 2008 . SE

DİP NOT:
Aman Efendim bu çok çok eskiden yazılmış bir yazıdır. Üstüne alınacaklar, kendine konduracaklar olacaktır, varlardır da. Ve fakat ben yaşadıklarımla barışmış bir insanım, her anımı, hayatımı taparcasına seviyorum ve benim için geride bırakmak diye bir şey yok. Yanıma alıp götürüyorum her şeyi, ama iyi ama kötü. Fakat bu demek değil ki, eski defterler açılınca hala ağlıyorum, hala arkanızdan ağıtlar yakıyorum, kızgınlığımdan ölüyorum. Tam tersi garip bir huzur ve güven duyuyorum şu anki halimden, aklıma geldiğinizde. Artık hiçbirinize olumlu ya da olumsuz, şiddetli ya da şiddetsiz hissettiğim bir şey kalmamışken, lütfen bu çok sevdiğim yazımı burada sevdiklerimle paylaştım diye kendinize sakın ha pay çıkarmayın. : ) Tamamen aileme ve özellikle de babama olan derin özlemim nedeniyle bu yazımı arayıp buldum, tekrar açıp okudum ve burada yayınlamak isteği duydum. Yoksa ne bir gönderme yapmak, ne de bir atışma yaratmak değil amacım. Lütfen büyütmeyiniz ve kurmayınız.
Ben hepinizle barıştım, yaşadıklarımla barıştım. Anılarım varlar, benim(le)ler ve o yüzden onları burada yayınlıyorum. Barıştım dedim, bu bir sevgi gösterisi değil; sadece insan olmanız, sizlerle barışmam için yeterli bir sebep. : )

Duvarları yıkmadım, yılıp geri dönmedim; sadece duvarların üstüne çıktım ve sizlere bakıyorum. Bazılarınız buralardan pek bir küçük görünüyorsunuz, ama çok sevimlisiniz : ) Bana bu yazıları yazdırdığınız, beni bu kadar dolu dolu ve güçlü kıldığınız için minnettarım size… ‘BEN’i sizler yarattınız!!!

9 Ağustos 2009 Pazar

Tu may feyvırit firend, ERTAN. :))))




Sıkılıyorum.
İstanbul'a gitmeli.
Ertan'ı görmeli.

Moda sahilde beraber tarot bakmalı.
Caddede sabahlamalı,
Sıradan bir akşamda
Kadife Sokak'ta nereye oturcağımıza karar verememeli.

Saçlarıma çıtçıtlar takmalıyım,
uzun saçlı kız olmalıyım.
-----Yine ve yeniden-----

Korece öğrenip,
ama Avusturya'ya yerleşip,
mutlu olmalıyız.

ErtanTRA seni çok özledim :)
Kırmızı mutfağımı istiyorum artık.
We're all Yivens!

Bazıları için hayat çok zor...







Şimdi karşınızda, son zamanlarda keşfettiğim en sıradışı, garip ve insan üstü yaratık:


HARRY MERRY!


Ümit Besen, Robert Smith'ten etkilenseydi nolurdu? Vizyonu biraz daha farklı olsaydı, avant-garde electro ve dutch kafalarına kaymaya çalışsaydı nolurdu? İşte bu soruların cevabı, Harryciğimde...




Geçen gün deli gibi, avant-garde electro damarım tuttu. Felix Kubin'in bende bulunmayan albümlerini araştırırken, tesadüfen indirdiğim bir kayıtta Harry Merry ile tanıştım. 9 yaşında klavye çalmayı yeni öğrenen bir çocuğu klavye başına oturttuğunuzda duyabileceğiniz tüm sesler odamı doldurmaya başladı bir anda. Gerçekten korkunçtu ama etkilenmediğimi söylersem haksızlık ederim. Her nasılsa değişik, garip bir sound edinmiş bu zat-ı muhterem kendisine. Ve müziği de, otoritelerce(!!!) weirdomusic- dutch- avantgarde- r&b ve de en bombası MORONICA olarak tanımlanıyor. Muhtemelen çok da ciddiye alınmayan, çatlak bir adamın teki kendisi fakat, Felix Kubin araştırmalarım esnasında yoluma çıkmış olması çok da yabana atılmaması gerektiğinin bir göstergesi olabilir. Kendisi 8 yaşında piyano dersleri almaya başlamış; fakat müzikal anlamda çıkış yapabilmek adına kendini yeterli görmesi baya bir uzun zamanını almış. Öyle ki, 1996 yılında ilk kaydını yayınlamadan evvel 5 yıl boyunca evinin çatı katında klavye çalışmış. Youtube'da izlediğim birkaç videosunda, The Top dönemlerinin Robert Smith'ini gördüm bu adamda (Sadece stil olarak benziyor, müzikal olarak 3o fırın ekmek yemesi gerek o noktaya varmak için). Çok garip çok çok. Bir bakınız derim. Ha bir de 40'ından önce bir opera yazmak niyetindeymiş kendisi. Hay Allah!


8 Ağustos 2009 Cumartesi

I'll Sleep On It.


Yazdım.
Sildim.
Yazdım.
Sildim.
Uyuyorum, hepinizle görüşeceğim.
Bir gün,
gelecekte,
ve gelecek.
Görüşeceğiz.
Öpüyorum sizi.

4 Ağustos 2009 Salı

PiL - Metal Box


Dışarı çıkmaya üşendiğim bu güzel yaz gecesinde, oturduğum koltuktan selam ederim herkese. Yapmam gereken o kadar iş varken, bilgisayar başında ne dinleyeceğime karar veremeden önümde Sisifos Söyleni ile oturuyorum. Şahane(!) bir playlist yaptım kendime sonrasında önümdeki kitaptan, zamanında okurken altını çizip yanına yıldızlar koyduğum paragrafları teker teker okudum. Neden sonra bazı cümleleri daha yüksek sesle, duvarlara yıldızlara ya da varolduğuna inandıklarıma okudum. O sırada içimi kaplayan PIL dinleme isteğiyle çabucak playlistimi değiştirdim.

Aslında kendimi çok yalnız hissettiğim bir dönem geçiriyorum. Genelde bu duygu insanları güçsüzleştiriyorken, kendimi süper kahraman gibi hissetmem nedendir bilinmez. Hayatta gerçekten acımasızlığına inanamayacağınız gelgitler, dönüm noktaları, olaylar, sırlar ya da insanlar varmış. Çocuklar bile etrafa fırlattıkları oyuncaklarına karşı daha merhametlilermiş; yetişkinler kalbinizi ruhunuzu fırlatmakla kalmayıp bunların üstüne basıp ezerler bir de. Ama tüm bunlar, yaşanılan kötü şeyler, direnişiniz için birer zırhtır. Güçlü olmak ve özgür birer birey olmak adına kazanımlardır kayıplarımız. Saçma, rutin ve anlamsız olan hayatlarımız mücadelelerimizle yaşanmaya değer oluyor ancak, ve bu mücadelemiz önce kendimizle. Kavramak, kabullenmek, sonrasında alışmak ya da reddetmek. Sonuç çok da önemli değil, önemli olan bu sorgulamanın içine girebilmek, herkesin farkında olmadığı bu döngüye dahil olabilmek belli bir yaştan sonra. Büyümek bu oluyor sanırım.

İşte bu düşünceler ne zaman beynimde çalkalansa, zaman post punk arşivlerini açıp 79 ruhuna koşmak zamanıdır benim için. Israrla aynı akorları tekrar eden ağlayan gitarlar, kalbinize vuran davullar; insanoğlunun tüm acımasızlığını, kimsesizliğini, mücadelesini haykıran vokaller… Müzik ruhuma vursun istersem, o an dinlemeye başladığım ilk albüm Public Image Limited’ın Metal Box isimli 79 çıkışlı albümü olur. 10 dakika 34 saniye süren Albatross’la albüm başlar. Adeta insan ilişkilerinin, kişisel problemlerden kurtulma esnasında kaybedilen zamanın, anıların iz düşümüdür bu şarkı. Ve tam da bunları ispatlarcasına ‘ Sloooow motion, slow motioon’ diye girer vokaller. Ağır çekimde onca şey düşünülür. Birbiriyle bağlantısı olmasa da saçma sapan da olsa düşünülür bir şeyler. Sonrasında Memories gelir.

‘Full of excuses
False confidence
Someone has used you well
Used you well
I could be wrong
It could be hate
As far as I can see
Clinging desperately’

Bu sözlerden sonra iyice gaza gelinmiştir. Büyük bir şevkle diğer şarkılar dinlenilir. Swan Lake’ler, Poptones’lar, Careering’ler derken bir ara karanlık bir dünyaya açılan, bir garip şarkı başlar, hava gridir, kuşlar yoktur. Evet ‘No Birds’tür. Ta kendisidir. Şarkıda fena bir Siouxsie and The Banshees havası vardır. Ve candır bu şarkı, tüm aidiyet hissini götürür insanda, yerini yurdunu şaşırırsın bir an. Ve devaaam eder albüm seni sürükleye sürükleye. Uzun uzadıya tüm şarkıların bende uyandırdığı hisleri anlatmak sanırım mümkün olmayacak. Ama bu albüm, kesinlikle hayatımın ilk beş albümü arasındadır ve acımadan reklamını da yaparım. Yaşasın PIL, yaşasın post-punk ruhu!


Public Image Ltd - Metal Box 1979

7 Temmuz 2009 Salı

SOMETHING MUST BREAK



'Two ways to choose, which way to go?
Decide for me, please let me know. '


21 Nisan 2009 Salı

Sosyalizm ve İnsan Ruhu




Böyle bir yazı yazmak ne kadar haddimdir bilemiyorum, Oscar Wilde'in aynı isimli kitabının ardından. Yıllarca tartışılan bir hadisedir, sosyalizmin insan ruhuyla uyumu. Genelde bir ütopya olarak görülen bu rejimin, insan doğasına aykırı olduğu kimilerince savunuluyor olsa da, bu yargı sosyalizmin insanın sahip olma güdüsü üzerindeki etkileri doğrultusunda oluşturulmuştur. İnsan varoluşundan itibaren, 'sahip'tir. Herşeyden önce, insan doğaya sahip olma bencilliğiyle gözlerini dünyaya açmıştır. Hükmetme, sahip olma, biçim verme dürtüsü insanoğlunun bir parçasıdır. Ve bence sosyalizm, insan egosuyla uyum sağlayamadığından değil, en başından doğayı soyutladığı ve 'üstün insan' kavramını doğaya dayattığı için bir eşitlik ya da özgürlük rejimi değildir. Ekonomik yaşama getirdiği düzenlemelerle ya da insanlar arasında sağladığı eşitlikle belki ideal bir rejimdir. Fakat olayı doğa bazında ele alırsak, ideal yaşamın ilk insanlar zamanında yaşandığı gerçeğiyle karşılaşırız. Doğamızda insan, hayvan, bitki ya da aklınıza ne gelirse gelsin, her şey bir düzen içinde yaşamak durumundadır. Şu an yaşıyor olduğumuz Dünya'da insan özgürlüğü ya da insan gelişimi için geliştirilen her şey, beraberinde kocaman bir adaletsizliği getiriyor. Yaşamak için yaptığımız binalar, bir yerlere hızlı gidelim diye geliştirdiğimiz motorlu araçlar, şunlar bunlar... Doğa üzerinde, yaşama eşitliğini sağlayamadığımız sürece, insanların kendi arasında bu tarz bir eşitlik beklentisine girmesi bana gerçekten çok bencilce geliyor. Eşitlik, kim için eşitlik?

Yukarıda savunduklarım, klasik sosyalizm tanımına olan eleştirimdi sadece, daha doğrusu yanlış anlaşılmış bir kavrama yaptığım bir eleştiri. Sosyalizm denilen şey, eğer hakkıyla uygulanacaksa sadece insan yaşamına değil tüm doğaya getirilen bir özgürlük ve eşitlik olmalıdır.

Oscar Wilde, Sosyalizm ve İnsan Ruhu'nda, konuyu çok farklı bir yönden irdelemiş. Ona göre Sosyalizm sadece para dağılımıyla ilgili düzenlemeler yapmakla kalmamalı insan yaşamını hatta sanatı dahi düzenlemelidir ama bunu yaparken körü körüne bir toplumsalcılık gütmemelidir. Klasik Sosyalizm'de ve Marksizm'de, komün yaşam kavramı bireyselliği ve varoluşu ortadan kaldırmıştır. Oscar Wilde bu kitabında, Sosyalizmin tek bir birey üzerindeki etkisine değinmiştir. Hatta bireyin kamuoyundan etkilenmeyecek, çevrenin düşüncelerini önemseyip bunlara göre yaşamayacak kadar özgür olduğu bir dünyayı sunmuş, suçların ve açlığın azaldığı hatta olmadığı mutlu bir topluma, ve bu toplumda birbirlerine karışmadan yaşayan ahlak kaygıları taşımayan özgür bireylere işaret etmiştir. Estetiğin, güzelliğin ortadan kalkmadığı, Dorian Gray gibilerinin dahi yaşamakta zorlanmayacağı, tek tip insan modelinin dayatılmadığı, mekanik olmayan bir Sosyalizm'den bahsetmiştir. Böyle bir düzende, her birey kendi için yaşamış olacaktır ve başka insanlara yardım etme gibi yükümlülükleri olmayacaktır çünkü herkes yaşamını sürdürebilecek ve kendisine göre hayatını şekillendirebilecek imkanlara, ilgi duyduğu alanlar üzerinde yaratıcılığını kullanmak için ya da sanatını icra etmek için gerekli koşullara eşit ölçüde sahip olacaktır. Böylece güçlü ve bağımsız bireyler doğacaktır. Gri ve tek tip insanlar yerine, yaratıcı, güzelliğe önem veren 'renkli' insan kavramı gelişecektir ve böylece, sosyalizmin insan egosuyla yaşayabileceği o olası çatışma, hoşgörü toplumu içerisindeki bireyselleşmeyle giderilecektir.


Bu kitabı okuduktan sonra Doğu Almanya stili gri binalar kafamda yerle bir oldu. Yıllardır Sosyalizm öğretilerinde dayatılan tek tip yaşam, insanları bu rejime karşı bir önyargıya itmiştir. Fakat Oscar Wilde, Sosyalizm'in getirdiği imkanları nasıl güzellik ve estetik için kullanabiliriz ve hayatlarımız nasıl daha dolu dolu, daha renkli olur sorularına cevap veriyor. Böylece, insanın kafasında, herkesin isteklerinin peşinden gittiği, sonsuz hoşgörüye dayalı, toplumun bir parçası ve beraber olmanın farkında olunup bireysellikten de ödün verilmeyen çağdaş ve estetik bir hayat profili oluşuyor. Mozaiklerin ahenkiyle, çok seslilikle özgür olmak, doğadaki tüm renkleri ve değerleri de yanımıza alarak bir ve bütün olmak kendin olabilerek; insanca yaşam böyle olmalı bana kalırsa da...

27 Şubat 2009 Cuma

Bonnie & Clyde, It's my Indie Night!


4 Mart Çarşamba gecesi Bonnie & Clyde olarak, Boombox'tayız. Indie, Post Punk, Twee Pop, Brit, Shoegaze, Swedish, Indietronica, New Wave, Synth, Electroclash ve 8-bit terror'e uzanan geniş bir playlistle, bağımsız müzik dinleyelim, dinletelim!

22 Şubat 2009 Pazar

POST PUNK !





Bugün last.fm'de dolanırken, hayatımın en önemli şeylerinden birini kaybetmek üzere olduğumu, daha doğrusu kendi kendime ondan uzaklaştığımı farkettim. Indie akımı, birkaç yıl önce post-punk revival dalgasıyla hayatıma uzanmışken; değişen ve gelişen soundla farklı kıyılara sürüklenmeye başladığımı gördüm. Twee pop'tu, Swedish'ti, indietronica'ydı carttı curttu (beni kategorize etmeyin diye bağırıyor tüm melodiler!) derken, canım kanım dediğim, ömrümün sonuna kadar bıkmayacağım o nadide Post Punk ritimlerinden ne kadar uzak kalmışım! Evet fıkır fıkır, hareketli, gayet de renkli bir insanım oralardan, ama bir bilseniz içimde ne fırtınalar kopardı. Veee adı da 'POST PUNK'tı.


Hayatta annem babam kardeşim kadar vazgeçilmez olan müziğin etiketidir bu. Siyah beyaz karelerin, ama daha çok 'gri'nin tanımıdır post punk. Sevgilimi anlatır, methiyeler düzer gibi yazarım buralara sayfalarca bu müzik akımı hakkında. Nitekim sevgilim yok, başka işim yok; yazacağım. : )

Herşeyden önce, bu müziğin temelinin klasik punk ritimlerine ve akorlarına dayandığı bilinse de, olayın karanlık ve daha deneysel bir tarafı var ve bu da akıllara post-punk, krautrock bağlantısını getiriyor. Kim ne derse desin, post punk akımının temeli, Neu! vari krautrock gruplarının kişizadelere verdiği ilhamla atılmıştır. 'Evet ben anarşistim, bir punk grubu kurmalıyım' replikleriyle olaya başlamış gruplar, 'punk' yapmaktan öteye gitmemişlerdir adı üzerinde. Dünyayı felsefi bir bakışla ele alması, siyasi eleştirilerde kullanılan dilin daha kibar fakat daha zekice ve iğneleyici olması, kendinden emin ve daha olgun ritimlerle bezenmiş olması, post-punk'ı punk'tan çok çok daha değerli kılıyor.

Bu akımın kökenlerine iyice inecek olursak, ilk önce Krautrock'a uzanmak gerekir sanırım. 1968lerde Doğu-Batı Almanya hadisesiyle gaza gelmiş anarşist gençlerin, müzikte denenmemişe yönelmeleri, Avrupa progressive rock'ına minimalizmi eklemeleri (Bir klasik müzik ekolü olarak Almanya!) ve bir de bunun üstüne savaşın kaosunu katmalarıyla Alman müziğinde Krautrock akımı patlamıştır. Her ne kadar her ikisi de anarşizmden beslense de, yaratıcı ve aklı başında icracıları ve bir takım müziksel değerlerin yabana atılmaması açısından, Krautrock, Punk'tan çok çok ötede durmuştur her zaman. Bazı arkadaşlarımızın dalga geçtiği ' Alman Ekolü' aslına bakarsanız, post punk, new wave, elektronik müzik ve indie'nin temelini atmıştır.


Krautrock ve Post Punk denilince aklıma gelen kareler birbirine çok benziyor. Karanlık, kasvet ve gri. Ama ilginç bir 'içinde bulunulan durumdan kurtulma' psikolojisi vardır her iki müzikte de. Sert ve baskın olmasa da, umutsuz olsa da, FARKINDALIKtır ve alternatif bir başkaldırıdır Post Punk.

Post Punk akımı, kendi içerisinde kollara ayrılmıştır. Arşivlere bakıldığında, bu etiketle sınıflandırılmış fakat müzikal benzerlik taşımayan bir çok grup görebiliriz. Akıllarda 'e bu da post punk, şu da post punk o zaman nedir post punk?' sorusu oluşacaktır bu noktada. Post Punk'ı da dönemlerine ve melodik yapıya göre sınıflandırmak gerek. Örneğin ' The Teardrop Explodes' ve 'Joy Division' post punk kategorisinde incelendikleri halde, müzikal olarak birbirine genel anlamda uzaktır keza Gang of Four ve Psychedelic Furs, ve daha niceleri için de bunu söyleyebiliriz. Ama hepsinde ortak olan bir şey vardır: ağlayan gitarlar.









Nedense Post Punk adı geçtiğinde aklıma ilk gelen grup 'The Fall' olmuştur hep. En sevdiğim ilk 5 gruba girmese de, en başarılı post punk grubu The Fall'dur. Gerçekten çok çok sağlam ritim ve melodilerle bu yola çıkmış ve olgun bir müzik yaratmışlardır. Bunun yanında, Magazine ve Television da çok çok önemli sayılacak gruplardan. Özellikle Television, Marquee Moon isimli 'bütün zamanların en acımasız punk şarkısı'nı yaratmış olmanın yanında, şimdiki indie gruplarına çok büyük ilham kaynağı olmuştur. Ama kendi ilk beşime gelecek olursaaaak:

1- Joy Division
2- Public Image Ltd.
3- Bauhaus
4- Echo and The Bunnymen
5- The Teardrop Explodes ve Gang of Four

şeklinde sıralanmış bir liste sunardım. En sevdiğim gruplardan olan The Smiths'i bu listeye almamamın sebebiyse, The Smiths'in hiçbir zaman bu gruplar kadar Post Punk sounduna ulaşmamış olmasıdır. Evet bu kategoriye sokuldu hep ama bence The Smiths bir post-punk grubu değildir. Smiths bir gelenektir, başlı başına bir ekoldür. Bir sınıflandırma içine sokulamaz! Aynı durum The Cure için de sözkonusu benim açımdan. The Cure ilk dönemlerinde, Post Punk sularında yüzmüş fakat sonradan 'curish' denilen farklı bir tarzın yaratıcısı olmuştur. Dünya müziğinde yeni ve benzersiz bir soluk olmuştur.


Şu sıralar birçok grup dinleyip duruyorum, kimi şeker kimi masum kimi hüzünlü şarkılar dönüp duruyor kulağımda. Ama hiçbirinde, Post Punk samimiyetini ve duyarlılığını bulamıyorum. Hiç birisi beni derin kuyulara bırakıp, uzun uzun düşündürmüyor. Evet bir süredir de istediğim buydu zaten, kolay dinlenilebilir, akıcı ve düşündürmeyen müzik... Kendimden kaçmaya başladığım an, düşünmekten kaçmaya başladığım an, gerilerde bir yerlerde gri melodileri bırakmışım. Ama unutmamışız işte... Gerçeği bulduğumda, onu sorgulamam gerektiğinde, sebep ve sonuçlara ulaşmak zorunda olduğumda, o gitarlar, derin vokaller hep kafamda bir yerde inliyor, uyandırıyor beni. Kulaklarımdan, vücuduma dalan bir etkiyle, 79ların boş sokaklarında yürüyorum. Aslında hepimiz kimsesizdik, ve bir sebeple dünyaya atılmıştık. Bunu kabullenmek ama farkında olmak, sonrasında bulantı... Bulantı'dan daha iyi bir tanım olamaz bu müziğe, bıkkınlık, bezginlik ve daha çok şey. Ama farkındayız. Post Punk ve sonra her şey !


17 Şubat 2009 Salı

RIM RIM rımmm o benim kalbim!

Piyano sesi çocukluğumdan beri beni fazlasıyla etkilemiştir. Kalbimde tuşlar var ve benden başkası bu tuşlara, benden habersiz, benden çok önce basıyor. Varoluşum için bir enstrüman seçsem bu ne bir gitar, ne bir keman, ne bir ud, ne bir saz, ne bir ney, ne bir bateri, ne de bir viyolonsel olurdu. Benim kalbim piyano çalıyor!

25 Ocak 2009 Pazar

2008.2008.2008






Şüphesiz ki, 2008 yılı Indie'nin yüreklere çizik attığı müstesna yıllardan olmakla beraber, gitar müziğinde sadeliğe ve naifliğe geri dönüşün yılıdır. 2006 ve 2007 yıllarında iyice patlayan indietronica dalgasının yanında, 'post punk revival' etiketli grupların ard arda çıkardığı onca albümden sonra, hareketli ve sert seyreden iki yılın ardından, 'özgür müzik'te naif gitarların ve yumuşak melodilerin tekrar bağımsızlığını ilan edişidir 2008. Geriye dönüp baktığımda, 2002 ve 2004 yıllarının da indie açısından çok özel yıllar olduğunu söyleyebilirim. Evet her yıl şahane albümler çıkıyor, her yıl birbirinden tatlı yüzlerce grupla haşır neşir oluyoruz, her yıl bir sürü şarkı dilimize dolanıyor bizi bizden alıyor. Fakat 2008 bir başkaydı... 70li yılların '79 stili' diye adlandırılan o efsane süreci gibi, 2002, 2004 ve 2008 yılı 00'lı yılların efsane yıllarıdır.



Şu an Little Joy'un Little Joy isimli albümünü dinlemekteyim. 2008 ruhu albüme her şeyiyle yansımış. Şarkı sözlerinden tutun da, yumuşak romantik melodilere kadar. Kendine üç yıl seç deseler, mutlu günlerim için 2002'yi, depresif ve karanlık zamanlarım için 2004'ü, romantik dönemlerim içinse 2008'i seçerdim. Hayatımın farklı bir yerine koyduğum gruplardan 'The Walkmen'ın tam da bu yıllarda birer albüm çıkarmış olması nasıl bir tesadüftür! Bir yerlerde benimle aynı hissiyatı paylaşan insanların olduğunu bilmek harika bir şey, hele ki bu en sevdiğiniz gruplardan biriyse. 2008 yılı (baştan söylüyorum romantiğim) benim için aşka ve hayalkırıklığına işaret eden bir yıldı. Dinlediğim şarkıların beni hüngür hüngür ağlatması, kırılmış tarafıma dokunması ama orayı tamir etmemesi, bana acı çektirmesi, salya sümük etmesi, kalbime iğneler batırması en çok istediğim şeydi 2008 yılından, ve kendisi bu kadar naif ve romantik indie albümlerini hayatıma yollayarak bana müthiş bir hediye sundu. 2008 yılım bilgisayar başında şarkı dinleyip, eşlik etmekle ve bir yandan klip çekerken kameralara oynuyormuş gibi bir o yana bir bu yana sallanıp ağlayarak geçti. Bravo! The Walkmen mesela yine yaptı yapacağını, 2008'e uygun daha doğrusu yine ruh halime uygun bir albümle kapımı çaldı. Bunun yanında, adlarını teker teker sayamayacağım bir dizi güzel albümle içsel bir yolculuğa çıktım. 2008'te İsveç topraklarından çıkan birbirinden tatlı gruplarla çocukluğuma, olgunlaşmamış tarafıma dokundum, bir yandan hasret kaldığım huzura katık ettim onları. Brittle Stars'la 'acı-tatlı' bir ruh haline büründüm. The Last Shadow Puppets'la, Beach House'la müthiş bir hikayenin kahramanı oldum. The Organ'ın Thieves adlı Ep'siyle güzel bir yaz gecesine geri döndüm. Bye Bye Bicycle ile kalbimde 'siren'ler çaldı, dostlarımla güzel bir yaz tatilindeyken, şeker pembesi, tatlı ve neşeli, en önemlisi huzurlu günler geçiriyorken, cesaretimi toplayıp hayatımla ilgili en doğru kararı aldığım o birkaç güne döndüm. Sonrasında o kararın sancılarını 'The Walkmen'la atlattım. 'Does It Offend You Yeah' ten 'Being Bad Feels Pretty Good' çaldı fonda ve arkadaşlarla İstanbul'da gecesi gündüzü belli olmayan eğlenceli bir ay geçirdim kötü hissetmeye bile vakit bırakmadan... Kısacası adını sayamayacağım bir sürü albüm ve şarkı birbirinden farklı günlerime eşlik etti. Hayatımın dönüm noktası olarak adlandırdığım 2008 yılı acı tatlı bir sürü anı ve deneyim yanında süper melodiler taşıdı dünyama.





Birazcık müzikaliteye dönecek olursak, 2008'in en çok hayalkırıklığına uğratan grubu 'The Cure' oldu diyebilirim. The Cure fanları olarak, albüm çıkış tarihinin sürekli ertelenmesi bizleri heyecanlandırmış ve beklentilerimizi artırmıştı. Fakat 4.13 Dream adıyla yayınladıkları albüm, Robert ve silah arkadaşları artık müziği bıraksın, herşey tadında kalsın dedirtti birçok insana. Aslına bakarsanız, 2004 yılında çıkardıkları albümden sonra grup sadece konserlerde çalma ve bir daha albüm çıkarmama kararı almıştı ama ticari kaygılardan olsa gerek, yeni albüm bombası düştü 2008'in başında. Yıllarını The Cure'a vermiş benim gibi birçok insan bu haberle çok mutlu oldu çünkü hiçbirimiz böylesine yetersiz bir albümle karşılaşacağımızı düşünmüyorduk. Yıllar boyunca bu grubun her albümünden farklı tatlar alarak defalarca dinleye dinleye elimizden düşürmemiştik cdleri, kasetleri ... 4.13 Dream elime geçtiğinde, heyecanla dinlemeye başladığımı hatırlıyorum. Underneath The Stars adlı parça çalmaya başladı, tipik bir 'Wish' dönemi şarkısıydı bu, uzun tutulmuş intro, acı çeken gitarlar. Harika bir şeyler geliyor diye düşündüm fakat albümü dinledikten sonra içimde fena bir tatminsizlik hissi oluştu. Evet belki şarkılar ayrı ayrı güzeldi ama albüm bütün olarak bakıldığında The Cure gibi bir çok gruba ilham kaynağı olmuş efsane bir grup için çok çok yetersiz ve başarısızdı. Sanırım artık stüdyoya girip yeni kayıtlar yapmak yerine, konserlere turnelere yönelseler iyi edecekler. Zaten yayınlamış oldukları albümler bizi yıllardır doyurmaya yetti ve bundan sonra da yetecektir, yenilerine gerek yok diye düşünüyorum.




The Cure gibi hayalkırıklığına uğratan bir diğer grup ise 'The Departure' oldu 2008'de. Inventions adıyla yayınladıkları albüm çok kötü olmasa da, 2005'te çıkardıkları Dirty Words'ün tırnağı bile olamayacak kalitedeydi.





2008'in en başarılı albümlerine gelecek olursak, bu konuda objektif olmadan The Walkmen'ın You&Me isimli albümünü yılın en şahane albümü seçerdim. Fakat, gruplarla kurulan duygusal bağlar bir kenara bırakıldığında müzikal anlamda The Walkmen'dan çok daha başarılı gruplar olduğunu görüyoruz 2008'te. İsveç çıkışlı gruplardan The Bridal Shop, New Order geleneğini günümüze modern çizgilerle harmanlayıp getirerek çok güzel bir iş çıkarmış adı da 'From Seas' olmuş. The Last Shadow Puppets'ın The Age Of Understatement'ını ve Beach House'un Devotion adlı albümünü sayma gereği duymuyor, laf arasına serpiştiriyorum çünkü son yılların en güzel çalışmaları arasına girebilecek kayıtlar bunlar. Vampire Weekend'den Vampire Weekend, Pia Fraus'tan After Summer da 2008'in cicileri arasında yer almakta. Brit Pop efsanesi 'James' in çıkardığı 'Hey Ma' isimli albüm de geçtiğimiz yılın başucu edilesi albümlerinden olmakla beraber bir kez daha 'Brit Forever!' nidalarıyla dolaşmama neden olmuştur. The Smiths ve The Cure ruhunu tekrar açığa çıkarması açısından 'Twig' adlı grubun 'Life After Ridge' isimli albümü de sevip sevdirilesidir. Özellikle albümde yer alan ' At Work and At Home' adını taşıyan şarkı, Morrissey vokallerine ve The Cure gitarlarına bir selam gibidir. 2008'in en şeker albümüne gelirsek kesinlikle Bye Bye Bicycle'ın Five Little Lies adlı ep'si bu sıfatı hakeder niteliktedir. Bunun yanında, Cajun Dance Party'nin The Colourful Life adlı albümünü de severek sık sık dinlediğimi hatırlıyorum. Albüm kesinlikle konsept albüm kategorisine girebilecek kalitedeydi bence. Yine bir diğer harika çalışma da, Tokyo Police Club'ın Elephant Shell'iydi...






Teker teker saymak mümkün değil, Does It Offend You Yeah'ler, Little Joy'lar, Brittle Stars'lar, Je Suis Animal'ler, The Organ'lar, Fleet Foxes'lar, Atlas Sound'lar, Deerhunter'lar, Hari and Aino'lar... Hepsi ayrı ayrı , yayınladıkları albümlerle 2008 yılıma damgalarını vurdu.



Ve ve vee 2009'da 2008'in meyvelerini yiyoruz. Bu yıl çıkması beklenen albümler 2008 çizgisinde olacaktır diye düşünüyorum. Böylece geçen yıl gerçekleşen, müzikte sadeliğe ve yumuşaklığa dönüşle bir yıl daha kafa dinleyip huzur bulacakmışız gibi geliyor. Bakalım şimdi neler olacak? Rımrımrımmm sabırsızlıkla 2009'un getireceklerini bekliyoruz. Hayat güzel, şarkılar güzel. :)))






19 Ocak 2009 Pazartesi

















Sanırım ben de bir çocuk sahibi olmalıyım. Ian Curtis'e bakın hele! Ruhu şad olsun...

16 Ocak 2009 Cuma

Hari and Aino




'JUST BE HAPPY!' yazan bir albüm kapağııı ve Hariiiiii veee Ainooooo!


İnsan Hari and Aino dinleyip de nasıl mutlu olmaz ki? İlkbahar müziği yapıyorlar tam. Sınavlarla boğuşmakta olduğum şu sıkıcı dönemde, biraz olsun günlerime sevimlilik kattı bu dünya tatlısı İsveçli grup.




Öyleyse hemen 'Hari and Aino- Hari and Aino (2008)' gelsiiiiin:


1. Gold (or something just as nice)
2. I will leave
3. Seasons
4. Hannah and I
5. Finland
6. Lousy day
7. Rubble and ruin
8. Your heartache and mine
9. Second song
10. Thank you for my sisters


15 Ocak 2009 Perşembe

Twee Twee Twee


















DOWNLOAD

Bye Bye Bicycle- Sirens.

Cloudberry Records bünyesindeki cici grup 'Bye Bye Bicycle' The Cure ve The Smiths gitarlarını 2000'li yıllarda bizimle buluşturuyor fakat bunu yaparken, bu iki grubun AĞIR melankolisini bir tarafa bırakıp, neşeyi müziğine harman ediyor. Böylece ortaya şekeğğğr melodiler ve enerjik bir müzik çıkıyor. İsveç müziği, bu gibi gruplarla gönlümüze taht kuruyor ve bir ekol oluyor. Ama işin ilginç yanı, bu kadar kasvetli ve soğuk bir ülkeden böylesine sevimli Twee-Pop gruplarının çıkışı bana kalırsa. Dreampop ve Shoegaze, Twee kılığına girerek, daha kolay dinlenilebilir olma özelliği kazanmanın yanında daha modern bir profile bürünüyor. Twee sayesinde klişe Shoegaze melodilerinden bir nebze sıyrılınıp, hareket ve rengin müziğe yansıtılması sağlanıyor. Dreampop ve Shoegaze'in fazlaca barındırdığı karamsarlık, Swedish Twee'sinde yerini 'naif ve çocuksu' bir havaya bırakıyor. Şarkı sözlerine, hayalkırıklıkları, aşk acıları ve kişisel problemler yansırken, nispeten törpülenmiş tatlıca melodilerle depresiflik dengeleniyor. Karanlıktan aydınlığa geçiş evresinin müziğidir Twee. Ya da bilmiyorum belki de fazla kız işi bir müziktir, kırılgandır ve bu yüzden tam benliktir... Gönül bağı kurulasıdır, sevdirilesidir. :))

13 Ocak 2009 Salı

sınAVlarrrr beni hep AVlarrrr ! hayatsa tAVlarrrr !


Sevgili hayaaaat vee çok değerli okurlar, :)


Bugün sizlere çok güzel bir şarkı armağan ediciğim. Şarkımız son zamanlarda, delice taktığım ve uzun süredir ilk kez 'iştee tam benlik' diyebildiğim 'The Bridal Shop' adlı gruba ait. 'Bridal shop' 2000lerin 'New Order'ıdır. Ve candır! Evet!

http://www.cloudberryrecords.com/jukebox/bridalshop.mp3

Çoook az kaldıı, şu tippo sınavlar geçince İzztanbulcuka, ebeveynlerimeee, tokurcuma, ananecime, çatlak teyzelerim ve kuzenlerime, Ertancığıma ve Neslüyancığıma kavuşmuş olacağım. Ertan ve Nesli'yle birlikte keglevichlerimizi yudumlarken, ben tabiki rezilliklerimi anlatıp herkesi güldüreceğim!!! Gece yarısı telefonum çalacak, Ertan 'aşağıya in seni almaya geldik, caddeye inicez.' diyecek, gece gece boş sokaklarda dolaşılacak, sonra sabahlara kadar sohbet edilecek. Benim yanlış sevgili seçimlerim mevzu bahis olduktan sonra konu birdenbire kung-fu'ya gelecek, sonra ertesi gün iddaa oynayalım lan denilecek. Ertan'la kırmızı mutfağımızın ve evlenince döşeyeceğimiz o bombolojik evin hayallerini kuracağız. Aaa hayatçım bu arada, Ertan 14 şubat'ta akşam yemeği için kız kulesi'nde yer ayırtmışş. ŞA HA NE. :))))

Ama lütfen finaller, çıkın hayatımdan! Sınavlar YASAKLANSIN!






CONTROL


Kış aylarından nefret ediyorum. Fazla kiloların soğuktan korunma bahanesiyle kamufle ediliyor oluşu bir artı gibi görünse de, insan bu avantajı sonuna kadar kullanıp kendini bıraktığı o sonsuz rahatlık sonucu üçbinbejyüzotuzikisonzuzz kilolar alıp olayın cılkını çıkarıyor ve bu artıyı eksi sonsuza varan değerlere taşıyabiliyor. Geçenlerde pembe bir pantalon aldım. Geçenler dediğim bundan üç ay evvel. 2 hafta önce gece dışarı çıkmak üzere kıyafet provası yapıyorken, pembe pantolunumu giyip bakayım dedim. Aman allahım o da neee!!! Fıyykkk pöörrttt lombuuur. Pantalonun içine hala girebiliyor oluşum sevimli bir durum olsa da, yanlardan fışkıran o et kütleleri bir anda kabusum oldu! Kış geldi montların boyu uzadı, çizmeler dizkapağı altlarında... Kendimizi, kendimizi unutacak ve görmeyecek kadar kamufle ettiğimiz şu kış aylarında, sanki birileri, paltomun altından bir pompa sokup basen kısmıma hava basmıştı demeyeceğim, çünküüüü biliyorum. Eyyy cheesecakelerr, eeeyyy patates kızartmaları ve eyyy votka limonlar! Eyy geceleri adeta bir karabasan gibi üstüme çullanan o engin açlık hissiiiii! Çıkın gidin hayatımdan!

Bu gibi durumlarda adeta bir diyetisyen edasıyla bütün kız arkadaşlarınız karşınıza dikilir. Evet siz aslında hiç takmıyorsunuzdur aldığınız kiloları, hatta Jennifer Lopez kalçalarınızla dünyanın en güzel kızısınızdır ama olay öyle bir boyuta getirilir ki (aslında sadece 54 kilosunuzdur) 'CONTROOOOOOOL' diye inim inim inlersiniz. Feeekaaaat tarçınlı zencefilli kurabiyeler, frambuazlı cheesecakeler en yakın arkadaşlarınız olmuşsa ve en ufak bir açlık anında kendinizi kremalı mantar soslu makarna tenceresinde dans ederken hayal ediyorsanız ( kalori yakmak için o tencerede dans ediyorum çok kontrollüyüm ehem öhömm) işiniz bitiktir. Hele ki, bir ince belli çay bardağına kocaman bir kaşık şeker atmadan etmem diyorsanız, ekmeksiz doymam diye çıkışıyorsanız; benim gibi, kontrol mekanizması yerine, kışı ve nimetlerini de yanınıza alarak bir kamuflaj mekanizması geliştirirsiniz.

Geçen gün kızlarla aramızda tatlıyı azaltacağımıza dair konuştuk. Alsancak'taki alışveriş maratonundan sonra bir cheesecake'i haketmiştik. Ama bir porsiyonu iki kişi bölüşmek üzere. Tabi ki, her verilen söz gibi bu da tutulmadı. Herkes kendine ayrı porsiyon söyledi, üstüne üstlük hayvani ebatlarda gelen çizkeykler yazık günah tabakta bırakılmaz diye silip süpürüldü. Zaten bizi şu tabakta kalmasın mantığı bitirdi ya neyse... Bırakın Allah aşkına! Kalçada, göbekte, popoda kalacağına tabakta kalsın! (hadi ordann tüm tatlılar bizimdir holallalaaa) :( CONTROL !

24 Aralık 2008 Çarşamba

JARVIsss



'Oh now the lonely nights begin,
and there is nowhere left to go,
but watch my spirit melt away,

down at the d-i-s-c-o.

I must have died a thousand times,
the next day, i was still alive.
And i still believe in you,
yes i do.'


Death 2 vee veee 1,2,3 gooooooo! Jarvis dünyanın en seksi, en acımasız, en duygusal, en sarsar, en karizmatik, en akıllı şarkı sözü yazarıdır. Sene 2002 falan olmalı, odamda radyo eksen dinlenerek geçirilen sıradan günlerden birini yaşıyorken bir şarkı çalmaya başlar, bir adam iç çekerek şarkı söylemeye başlar. O anda şarkıya da, adama da aşık olursunuz. Bölük pörçük sözler kalır hatrınızda ' I couldn't stop it now. There's no way to get out. He's standing far too near ........' O anda teypte kayıt yaptığınızı farkedersiniz, o şarkı sizindir artık. Okula giderken, evde, orda, burda walkmande döner durur şarkı. Sonra bir gün yine aynı sesi duyarsınız başka bir şarkıyla, grubun adı anons edilir, PULP ile tanışmışsınızdır artık.


'There's nothing to do so you just stay in bed,
oh poor thing,
why live in the world when you can live in your head?'


O sıralar tipik gençliğe giriş sorunlarıyla yüzleşiyordum. Eve gelip direk odama kapanırdım, vaktimin çoğunu uyuyarak geçirirdim, ailemle çok konuşmazdım, hayal kurar, müzik dinlerdim vs. Sonra bir gün cidden hayatımı sadece kafamın içinde sürdürdüğümü farkettim. Dışarıda dönen bir hayat vardı ve ben ıskalıyordum. 16-17-18 yaşlarındaki bir genç kızın emekli hayatı moduna girmesinin gereği de yoktu üstelik. Jarvis sansaryan ve seksomanyak şarkı sözleriyle ve bazen de kapalı oda psikolojisindeki karanlık şarkı sözleriyle aslında hayattaki gelgitlere ışık tutuyordu demeyeceğim, resmen bizimle taşak geçiyordu. Aslında azcık akıllı olunsa, ciddiye alınacak acılardan da ironiler oluşturup keyif almayı öğrenebilirdik. Ya da bizi mutlu eden şeylerin aslında ne kadar sıradan olduğunu anlar, ve her şeyi bu sıradanlıkla kabul ederek daha da çok sevip hayalkırıklıklarına uğramazdık. O bizlere aslında her şeyi uçlarda yaşamanın gereksiz olduğunu bazen 'common people' olmak gerektiğini anlatıyor öyle bir amaç gütmese de. 'Gözlerinin ışıltısına, yüreğinin gölgesine bakarak ruhumu sana akıttım, güzel kokunla hülyalara daldıııım benim oldun senin oldum karanlık gecelerdee......' tatatatataaa şeklinde sevişmiyor bu adam, ya da başkasıyla nişanlı olan sevdiği kadını arzuladığında ' ürpersin tenim tenin üstünde, alevinle yansın yüreğim, sadece benim ol......' tatatatatataaa demiyor; evet belki seksomanyak bu adam ama gayet düz ve samimi 'when you raise your pencil skirt, like a veil before my eyes, like the look upon his face as he's zipping up his flies. Oh I know that you're engaged to him. Oh but I know that you want something to play with baby.' deyip niyetini açıkça ortaya koyuyor. Süslemeleri, abartıyı sevmiyor Jarvis. bu nedenle gerçek bir hayat yaşıyor ve yaşatıyor şarkılarıyla. Aşkı, acıyı, hayalkırıklığını, cinselliği, kendini beğenmişliği, ezikliği kısaca insana has her duygu ve olguyu inanılmaz bir doğallıkla anlatıp, onları tanrılaştırmıyor. Çünkü hayat ve içindekiler gerçekten bu kadar ciddiye alınmayı haketmiyor!

16 Aralık 2008 Salı

Şişme Robotuma Oleyy!



Ve ve veee odaya tıkılıp geçirilen yüzlerce günlerden biri daha. Bu gibi durumlarda, odamı toplama girişimleri altında geçmişe ziyaret yaparım çoğu zaman. Odamın her bir köşesinden geçmişe dair gereksiz olarak nitelendirilebilecek ama benim psikopatça GÖNÜL BAĞI kurduğum bir sürü kıytırık şey çıkar. Efendim bunlar 19kk veyahut 200x yılından kalma bir pipet, ev arkadaşımın 'çıkarken çamaşır makinesini çalıştır selenikoooo' yazdığı yırtık bir kağıt, arkadaşımın Çeşme Sheraton'dan aşırdığı minik reçel kavanozu (allahım içindeki reçele değinmek istemiyorum kimbilir ne haldedir), eski sevgilimle ilk buluşmamızda saçımı kesmek için kullandığım jilet (kendim kesiyodum o zamanlar saçlarımı), kardeşimin arka kapağına 'aptalsın sen hacı, bok ye' yazdığı defter, ses ve saz sanatçısı Amasyalı Garip Sefa'nın kartviziti, film festivali ve resim sergisi broşürleri, üstüne tarih atılmış sakız kutuları, ordan burdan hacılanarak şahsıma hediye edilmiş (maalesef arkadaşlarım bu konuda zayıf karakterli sdjgjhdsg) şat bardakları, bira altlıkları vs... Hayır dostlar, hayır. Sanmayın ki bir çöp evde yaşıyorum... Aslına bakarsanız bu saydığım (ki gerçekten sakladıklarımın çok önemsiz bir kısmı bunlar) tüm objeler tarafımdan enteresan bir matematikle odamın muhtelif yerlerine, müstesna bir nizamla yerleştirilmiştir. Ama şu sıralar odamdaki ıvır zıvırlar içinde favorim şişme robotum! Bir arkadaşımın geçen ay halloween parti esnasında, yoldan geçen ve sokaktaki halloween ruhuna kaptırmış baloncu amcanın sattığı rengarenk ve ilginç karakterlerdeki balonları görüp çıldırması, içlerinden en güzel olanını (hah hah hah haaa) alması veee sonra bana hediye etmesiyle odamda artık bir kırmızı şişme robotum da var! Her ne kadar saf, temiz dünya tatlısı robotum bizim gençlerin seviyesiz birkaç diyaloğuna ve espri yardırma tufanına kurban gitse de, robot olaylardan habersiz, boynunda karşıyaka spor atkısıyla bir köşede bana bakıyor... Onu odama kapatıp dünyanın tüm pisliklerinden, insanlardan uzak tutuyorum. Onunla beraber mutluyuz. EVET.

Wir sind die roboter!