20 Şubat 2012 Pazartesi
18 Aralık 2011 Pazar
18 Aralık'lara Bravo!
12 Aralık 2011 Pazartesi
1 Aralık 2011 Perşembe
Nerede benim manifestom?!
5 Ağustos 2011 Cuma
Fa'ya
12 Şubat 2011 Cumartesi
3 Kasım 2010 Çarşamba
5 Mayıs 2010 Çarşamba
Nöbet
10 Nisan 2010 Cumartesi
Aşıklar Senfonisi
'Fa'
Bir daha,
'Fa'
Sonsuz şarkılar söyledi kalbim,
hani piyanoydum ya ben, tüm tuşlar 'Fa' yı çaldı.
'Fa Fa Fa'.
'Do Re Mi yok mu sizin şarkılarda,
bu tuşlar hep Fa mı?' dediler.
Evet hep öyle artık dedim.
Tek bir ses, tek bir beden, tek bir göz, tek bir el
sesim, bedenim, gözüm, elim, BENİM
minicik ellerimin ışıklar kesilince duvardaki gölgesi,
öylesi kocaman,
ellerimi çırptım,
Bir ses:
'Fa'
Fa
Fa
Fa
Fa
Sonsuza dek ve sonsuz kez Fa.
9 Nisan 2010 Cuma
S'ye

Bir gün unutacaksın, durup dururken yere düşebileceğini.
Ve bir gün terkedecek, bu korku;
Kontrolsüzlük, hükümsüzlük.
Hep bu kadar başına buyruk olabilmeyi dilememiş miydin zaten?
Bak beynin kendine bile hükmedemiyor artık...
Geçecek, bu da geçecek, korkma.
Biliyorsun.
3 Nisan 2010 Cumartesi
22 Mart 2010 Pazartesi
Pişşşşşt !

Ses kontroool bir kiiiiii,
Seees,
Duygu Patlaması, reaktör patlaması, çernobil faciası,
Atom altı parçacıklaaaar ses kontroool.
Dünyanın en güzel şeyisin sen,
kıvırcık kıvırcık.
Binbir ateşle oynuyorum senin gözlerinde,
fisyon füzyon
fisyon füzyon,
ışıl ışıllar, çocuksun.
Dünyayı fıldır fıldır döndürür müyüz parmaklarımızın ucunda senle?
Hediye misin nesin?
Gitme burdan.
Söz verdin zaten,
ben eğer gidecek kadar kötü fena bi kız olursam
-ama olmam-
hadi tut ki oldum,
sen de tut kollarımdan, bırakma.
Şarkı bile söylerim,
'fa'dan girin efendim, ha-ha!
Sonraa pastel boya resimlerimizi çerçeveletip asarım duvarlara
(san'at eserlerimi)
afiş yapıp köprü altlarına da asarım,
eğer başına bi iş gelirse,
kalbimi bile bağışlarım sana ( ve hatta iddia ediyorum, 'I'd leap in front of a flying bullet for you')
ama ağır gelir sana taşıyabilir misin sevgimi?
Ben daha çok seviyorum deme,
sonsuzlarda buluşuruz biz.
Sıfırımız yok.
Kesiştiğimiz yer yok.
Sonsuzluğun bir ucunda seeen, bir ucunda ben,
ortası ikimizin,
öyle işte sevgimiz.
İkimiz ayrı telden çalarız,
'maksat gönüller bir olsun' değil,
hep birmiş zaten.
Farklı da olsak aynıyız
bedenlerimiz bile bir,
kokularımız bile aynı, artık.
Öyle işte,
şekerim.
Fa: Ya ben hem seni çok seviyorum, hem de beni şaşırtmanı : )
Vee geç gelen cevap
S: Ben hep şaşırtçam seni. Fafafafa
Belki okursun, seni çok seviyorum sevgilim. Havalara da kalp çizmedim ne zamandır ya neyyyseeeeee .
20 Mart 2010 Cumartesi
Se.'ye...

Nokta. Orda dur.
Nokta. Konuşma.
Nokta. Bakma.
Nokta. Duyma.
Nokta. Düşünme.
Nokta. Hissetme.
Nokta. Nefes Alma.
Nokta. Öl.
Yok ol...
Bitti. Nokta.
28 Şubat 2010 Pazar
8 Kasım 2009 Pazar
Yaşam ve Ölüm Arası O İnce Çizgide; Camus vs Sartre...

'Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, uyku ve aynı uyum içinde Salı Çarşamba Perşembe Cuma Cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün “neden” yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. “Başlar”, işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme…'
Albert CAMUS
Sabah kalktığımda kapatmaya üşendiğim çalar saatimin o anlamsız sesi, günün ilk bulantısını doldurmuştu vücuduma. Yapılacak işler, aranacak insanlar, görüşülecek arkadaşlar, her an yanında bulunmanız gereken hocanız ve okulda bitmek bilmeyen işler, akşam arkadaşlarla içilecek birkaç bira... İşte o an, o uyanış halinde, bu rutin olaylar ve manasız olmakla addettiğiniz tüm ritüeller dahi, yataktan kalkışın getirdiği o bulantıdan kötü olamaz. Düşünememeye odaklanmış bir beyniniz, hissedememeye odaklanmış bir kalbiniz vardır. Belki de insanın, o gelişmemiş tarafına, hayvan iç güdüsüne en yakın olduğu an; mükemmel biyolojik mekanizmasına rağmen, hala çok basit ve küçücük olduğunu anladığı o yataktan kalkış, UYANIŞ anıdır. Ağır çekim denilen kavram kesinlikle insanların o sıcak yataktan çıkıp çıkmama kararına mutabık, sonrasında attığı yavaş, bıkkın, yüz yıkamaya kadar uzanan o milyonlarca yıllık adımlarla ortaya çıkmıştır.
Ben, varoluşumun ilk ve daimi bulantısını, her sabah sil baştan yaşarım o iğrenç çalar saat sesiyle.
Bu sabah kalktığımda, bulantı dayanılmaz bir hal almıştı. Üstüne günlerin ve ruhumun yorgunluğu da eklenince, sorumluluklarım beni isyan ettirir olmuştu. Neden? diye sordum umarsızca. Her sabah kalk, monologlar ve diyaloglar değişsin, bazen simalar ve mekanlar değişsin araya birkaç hikaye serpilsin ama her günün, ne kadar bambaşka olsa da aslında birbirinden farksız olsun. İşte orada tekrar, ruhunun derinliklerinden yükselir 'Neden?' Hiç bir sonuca varmayan bu kısır döngü çırpınışlarımız; sonunda bir şey elde edemeyeceğimizi ve hatta elde etsek dahi öldükten sonra her şeyin sıfırlanacağını bilmemize rağmen hep bir şeyler için koşturmamız neden? Hırslar, kavgalar, para, kariyer, aşk acıları ve daha bir çok şey o kadar anlamsız, saçma ve de geçici ki... İnsanın kendine ait bir mutsuzluğu bile olamamışken, her şey unutulurken, sıfırlanmak için bazen ölümün gelmesine bile gerek kalmazken, hep daha fazlası için çabalamak, üstelik bunu her gün aynı yollarda yürüyüp saçma bir tekdüzelikle yapmak neden? Gidip gitmemek elimizdeyken, kalmayı seçmek neden? İşte bu noktada o tercih, yaşamak ya da bu dünyadan gitmek tüm meseledir.
30 Ekim 2009 Cuma
Here Is My Bloody Valentine...

29 Ekim 2009 Perşembe
İyot-131 ile İşaretlenmiş Naftalin.

Yazacak çok şey varken, kelimeleri bulup cümle kuramıyorum. Sadece bugün, şu anda ikinci kez kanadığımı hissediyorum. Zaman acı veriyor. İlaç olmaktan ziyade benim günden güne battığım bir bataklık şu geçen zaman. O günlerde, aylarda, ufalanıp ufalanıp kaybolacağım. Eski kaygılarım eski heyecanlarım yok artık. Bazen anneanne evindeki naftalin kokusunu andırıyor günlerim; öyle ki farklı bir güne başlayacaksındır umutla ama aslında her şey aynıdır. İçindekiler ve belki dışındakiler, hafif etlenmiş kalçaların ve artık daha sert ve ilgisiz bakışların. Sen sensindir. Gece yatma vakti gelince, naftalinli dolaplardan çarşafları indirir anneanne yataklara sermek üzere, o kadar çocuksundur ki, her anneanne ziyaretinde gerçekleşen ve artık klişe olan bu şey her defasında bambaşka ve değişik gelir sana ve heyecanlanırsın o kokuyla. Aşk da bunun gibi değil midir? Her defasında yakıcı; yıkıcı olmasa da götürücü, eksiltici. Kendimi ilaç ve enjektörlerle dolu bir odaya tıkayıp kaldım. Radyoaktif maddeler, kurşun setler... Yoğun bir kloroform kokusu var burada, öyle ki edindiğim alışkanlıktan artık rahatsız etmiyor bile beni. Arada kafamı uzatıp oradan uzaklara bakmak istediğimde, bir el tutuyor beni. O el benim, ben 'el'im. Ve sonunda evet, ben 'yabancı'yım.
21 Ekim 2009 Çarşamba
Boyfriend? Olalalala chemistry!
Zehirleyiniz beni. Muck. Eski bilgilerimi hatırlamak adına Organik Kimya çalışmalıyım, bu master işi beni bitirdi. Ne olursa olsun, Nükleer Kimya <3 , bir de Sonic Youth <3
13 Ekim 2009 Salı
Yorgunum num num
sıkıştırılmış zamanlarda.
Ve bugün,
sadece uyku istiyorum;
ama o da kapsül olmasın.
10 Ekim 2009 Cumartesi
5 Eylül 2009 Cumartesi
27 Ağustos 2009 Perşembe
LUNAPARK FACİASI
Uzaysal bir evdeyim, dolaşıyorum. “Uzaysal bir ev” evet, yanlış okumadınız. Uzaysal ev nedir, ne değildir uzun uzadıya anlatmak ister; metaforlardan metafor beğenip tasvirlere gömülmek isterdim, fakat konuyu saptırmak istemiyorum. Uzaysal evin içinde, bir kadın yürüyor üstüme üstüme. “Gelme üstüme, git buradan!” diye bağırıyorum kadına. Suratında manasız gülümsemesiyle inatla üstüme yürüyor, korkuyorum.
Sevgilimden yeni ayrıldığımdan olsa gerek, bilinçaltım tüm kördüğümlerini rüyalarda çözmeye çabalıyor. Haliyle nefret ettiğim, çok sevdiğim ya da benim için önemli olan her şey arap saçı tadında rüyalarıma giriyor. Kadın yürümeye devam ediyor, bağırmaya ve kızmaya başlıyorum. Tam yaklaşacakken uyanıyorum. Bismillah deyip yeni bir uyku çekeyim istiyorum, kadın yine gelsin de kaldığım yerden devam edeyim diye. O sırada telefon çalıyor: “Nerdesin, seni bekliyoruz kahvaltıya” diyor bir ses. Kendimi mükemmel bir kahvaltı sofrasında buluyorum Kaf Dağı’nda. İzliyorum, şaşkın ve hayran… Renkli gözlü bir çocuk ellerimden tutuyor, bir alışveriş merkezinde yürüyoruz. Elimde “Bant” isimli bir dergi var, beraberce bakıyoruz. Derken tartışmaya başlıyoruz hep yaptığımız gibi. Dergiyi çocuğun kafasına fırlatıyorum. Sen beni hiç hak etmiyorsun, hölölölölöö diye bağırıp çağırıyorum. Sesim değişiyor birden, yaratığa dönüşüyorum.
Dün arkadaşımla birlikte kampüse kurulan gezgin lunaparka gidip gondola bindik. Her şey iyi hoş, birden gondolun emniyet demiri açıldı gondol hareket halindeyken ve tam en üst noktaya çıkmışken -Çok ciddiyim!-. Biz tabi çığlık çığlığa bağırıyoruz: “Durdurun şunu demir açıldıııııı ühühühüüüüü”. Görevliler önce anlamıyorlar, korkudan bağırdığımızı falan sanıyorlar heralde. Sonra fark ettiklerinde durumu, bembeyaz kesiliyor suratları. Hemen aleti durdurup bizden bin bir özür diliyorlar. Canımızı sokakta bulduk ya biz, “Eee nolcak yahu devam” deyip inmiyoruz gondoldan. Emniyet demirlerini sağlamca kapattırıp devam ediyoruz. Çığlık atmak istemesem de çığlıklar atıyorum sürekli, sırf çığlık atmak istediğimden… Bitiyor, iniyoruz.
Lunaparklar hayatımda çok dramatik bir noktada durmuştur her zaman. Çocukken, her pazar günü sahil gezintimiz öncesi babam beni lunaparka götürürdü. Birlikte çarpışan arabalara binerdik. O zamanki çarpışan araba kullanış performansıma baktığımda, şu an araba kullanma fobisine sahip oluşum imkânsız ve inanılmaz geliyor. Arabaları hep sevdim ben. Anneannemin evinin önünde duran pembe vosvosa aşıktım hele. Araba, arabalar… Vın vın…
“Beni de bekleyin yaa” diye bağırıyorum, aceleyle caddenin karşısına geçmeye çalışırken. Sonra kafamdan aşağıya koskoca şaşal şişesinden su döküyorlar. Ev haliyle annem apar topar aşağı inmiş. Herkes etrafımda toplanmış, saklambaç oynayacağız sanıyorum birden. Ayakkabıcı amcanın kucağındayım. “Saklambaaç oynayaaan kaleye mum diksiiiin” diye bağırasım geliyor, tam ağzımı açacakken başım ağrıyor birden. İnsanları pürüzlü ve yarım yamalak görüyorum. Annem telaşlı ve ağlayarak kucaklıyor beni. Araba çarpmış bana.
Çok hızlı kullanıyorum arabayı, onunla tartışıyoruz. Tüm öfkem ayaklarıma toplanmış, hırsımı gaz pedalından çıkarıyorum sanki. Derken dikiz aynasında o hatunu görüyorum. “Allah kahretsin yine mi sen” diyorum. Sonra dönüyorum, benimkine “Sen beni hak etmiyorsun!” diye bağırıyorum, ağlamaya başlıyorum. Arabanın önüne bir adam çıkıveriyor, elim kolum ayağım kilitleniyor. Adam düşüyor yere.
Zil çalıyor, çarpışan arabalar duruyor. Arabadan inip, lunaparkın çay bahçesine gidiyoruz. Babamın söylediği kaşarlı tostlarımızı yiyor ve şeftali sularımızı içiyoruz. Etrafımı izliyorum, insanları… Sürekli merakla bakıyor gözlerim olana bitene. ‘Renkli’ ve tehlikeli aletler dikkatimi çekiyor hep, onlara hayran oluyorum. Gözlerimi kamaştırıyor o renk cümbüşü. O kadar küçücük ve savunmasızım ki, babam hiçbir zaman izin vermiyor onlara binmeme. Susuyorum. Kalbim kırılıyor. Tostlarımızı yedikten sonra kalkıyoruz, çıkıyoruz lunaparktan. Arkama dönüp bakıyorum her defasında, susarak. Sahile gidiyoruz. Yürürken, sorularımla babamı yıldırıyorum. Hep çok meraklı bir çocuktum. Babam hiç üşenmeden her sorumu yanıtlıyor. Denize taşlar fırlatıyoruz. Daha iyisini yapmayı denemeden, hayranlıkla babamı izliyorum. Eve dönelim diyecek oluyor, ‘İlerde kırlarda çok güzel çiçekler var’ diyorum. Anneme çiçek toplamakta karar kılıyoruz. Ben pembe-lila rengi olanları topluyorum hep, bir de küçük papatyalar var. Hepsini alasım geliyor, babam kızıyor. ‘Hepsini koparma, onların yaşamasına müsaade etmezsek, sen ben ve yarınlarımız olmaz yavrucuğum’ diyor. Babam, küçücük aklıma, ‘pembe bir dünya’da her şeyin bir ahengi ve dengesi olduğu gerçeğini sokuyor. Bir daha hiç çıkmamak üzere : )
Evimize gidiyoruz. Annem kapıyı açıyor, arkamda sakladığım çiçekleri veriyorum. Annem çok mutlu oluyor, yüzü melek gibi… Annem hep gülsün, ben ölsem de olabilir diyorum küçücük aklımla. Hem ölmek neyse, oyun sanki bana.
Uzaysal yapılı evimizde telefonla konuşuyorum onunla. Yine kalbimi kırıyor, susuyorum. “Sen beni hak etmiyorsun” diyorum. Duvarların soyutluğu, aşkımın somutluğu kalbimi eziyor. Renkli gözlerinden nefret eder oluyorum. Tüm dünyayı ayaklarımın altına alıyorum, yükseliyorum. Tepelerden bakıyorum. Ona ve her şeye… Ah gurur!
Klavye tuşlarıyla bütünleşiyor tüm öfkem sonra. Kızgınlığımla, hayal kırıklığımla tak tuk ritim buluyor tüm yaşadıklarım. Sadece yazıyorum.
Geçen gün beş sayfalık bir yazı yazdım. Döndüm, okudum. Döndüm okudum. Ve nihayet okudum döndüm… Sırt çevirdim ona. Bana bunları yazdırabilmesine, içimin ağrısına, kalbime ters döndüm. Ona yolladım o yazıyı. Bir daha geri dönüşü olmayan bir yola yürüdüm tüm sessizliğimle. Hecelerin sesine sırt döndüm, hecelerin görüntüsüne vurgunum! Yine yazdım. Konuşmadan, sessizce yazdım yazdım. Zehirimi klavye tuşlarına, ya da bembeyaz sayfalara akıttım. Uyudum, uyandım. Rüyalar gördüm, aklım yitti bazen. Günlük ve somut kâbuslarım beni rüyalarda da rahat bırakmadı. Uykumu da ele geçirdiklerinde, uyumadım, yazdım. Gondolun emniyet demiri açıldığında düşecek oldum; tepetaklak döndüm bu kez. Sıkı sıkı tutundum yine de bir yerlere. Aklıma babamın tehlikeli ve ‘renkli’ aletlere binmeme izin vermeyişi geldi. Boyumdan büyük işlere kalkışmamdan mı tüm bu yaşadıklarım? Sustum. Deli gibi taptığım hayat, her şeye rağmen kendimle birlikte akıp gidiyor. Ben, ailem… Uzaysal evimizde buluşacağız bir gün.
Nisan 2008 . SE
Duvarları yıkmadım, yılıp geri dönmedim; sadece duvarların üstüne çıktım ve sizlere bakıyorum. Bazılarınız buralardan pek bir küçük görünüyorsunuz, ama çok sevimlisiniz : ) Bana bu yazıları yazdırdığınız, beni bu kadar dolu dolu ve güçlü kıldığınız için minnettarım size… ‘BEN’i sizler yarattınız!!!
9 Ağustos 2009 Pazar
Tu may feyvırit firend, ERTAN. :))))

Bazıları için hayat çok zor...



8 Ağustos 2009 Cumartesi
I'll Sleep On It.

4 Ağustos 2009 Salı
PiL - Metal Box

Aslında kendimi çok yalnız hissettiğim bir dönem geçiriyorum. Genelde bu duygu insanları güçsüzleştiriyorken, kendimi süper kahraman gibi hissetmem nedendir bilinmez. Hayatta gerçekten acımasızlığına inanamayacağınız gelgitler, dönüm noktaları, olaylar, sırlar ya da insanlar varmış. Çocuklar bile etrafa fırlattıkları oyuncaklarına karşı daha merhametlilermiş; yetişkinler kalbinizi ruhunuzu fırlatmakla kalmayıp bunların üstüne basıp ezerler bir de. Ama tüm bunlar, yaşanılan kötü şeyler, direnişiniz için birer zırhtır. Güçlü olmak ve özgür birer birey olmak adına kazanımlardır kayıplarımız. Saçma, rutin ve anlamsız olan hayatlarımız mücadelelerimizle yaşanmaya değer oluyor ancak, ve bu mücadelemiz önce kendimizle. Kavramak, kabullenmek, sonrasında alışmak ya da reddetmek. Sonuç çok da önemli değil, önemli olan bu sorgulamanın içine girebilmek, herkesin farkında olmadığı bu döngüye dahil olabilmek belli bir yaştan sonra. Büyümek bu oluyor sanırım.
İşte bu düşünceler ne zaman beynimde çalkalansa, zaman post punk arşivlerini açıp 79 ruhuna koşmak zamanıdır benim için. Israrla aynı akorları tekrar eden ağlayan gitarlar, kalbinize vuran davullar; insanoğlunun tüm acımasızlığını, kimsesizliğini, mücadelesini haykıran vokaller… Müzik ruhuma vursun istersem, o an dinlemeye başladığım ilk albüm Public Image Limited’ın Metal Box isimli 79 çıkışlı albümü olur. 10 dakika 34 saniye süren Albatross’la albüm başlar. Adeta insan ilişkilerinin, kişisel problemlerden kurtulma esnasında kaybedilen zamanın, anıların iz düşümüdür bu şarkı. Ve tam da bunları ispatlarcasına ‘ Sloooow motion, slow motioon’ diye girer vokaller. Ağır çekimde onca şey düşünülür. Birbiriyle bağlantısı olmasa da saçma sapan da olsa düşünülür bir şeyler. Sonrasında Memories gelir.
‘Full of excuses
Bu sözlerden sonra iyice gaza gelinmiştir. Büyük bir şevkle diğer şarkılar dinlenilir. Swan Lake’ler, Poptones’lar, Careering’ler derken bir ara karanlık bir dünyaya açılan, bir garip şarkı başlar, hava gridir, kuşlar yoktur. Evet ‘No Birds’tür. Ta kendisidir. Şarkıda fena bir Siouxsie and The Banshees havası vardır. Ve candır bu şarkı, tüm aidiyet hissini götürür insanda, yerini yurdunu şaşırırsın bir an. Ve devaaam eder albüm seni sürükleye sürükleye. Uzun uzadıya tüm şarkıların bende uyandırdığı hisleri anlatmak sanırım mümkün olmayacak. Ama bu albüm, kesinlikle hayatımın ilk beş albümü arasındadır ve acımadan reklamını da yaparım. Yaşasın PIL, yaşasın post-punk ruhu!
Public Image Ltd - Metal Box 1979
7 Temmuz 2009 Salı
17 Mayıs 2009 Pazar
LOUDER THAN INDIE !

Son yıllarda patlayan elektronik müzik tufanı, canımız kanımız Indie’yi yabana attırmasın. Geçmişten bugüne evrilerek çeşitli soundların oluşumuna olanak tanımış indie akımını, tarihsel ve melodik gelişimi yönünden ele almayı hedefleyen Selen, Indie, Post Punk, New Wave, Synth, Shoegaze, Brit, Twee, Swedish, Indietronica, Electroclash ve 8-bit terror'e uzanan setiyle bizleri yer yer nostalji, yer yer de ‘şimdi’ kokan bir yolculuğa çıkaracak. Gönül telini titreten gitarlarla, indie, twee, shoegaze melodileriyle biralarımızı yudumlayalım, ağlayan ‘post punk’ gitarlarıyla yaşanmışlıklarımızı yad edelim, sonra Britanya rüzgarları essin, MADchester’la delilik başlasın; ılık ılık ‘yeni dalga’ya kapılalım olduğumuz yerde salınalım hafiften, aniden neşeli gitarlarla dans için ayaklanıp, ardından indietronica ve electroclash ile dansa doyalım. Bağımsız müzik dinleyelim, dinletelim!
21 Nisan 2009 Salı
Sosyalizm ve İnsan Ruhu

Yukarıda savunduklarım, klasik sosyalizm tanımına olan eleştirimdi sadece, daha doğrusu yanlış anlaşılmış bir kavrama yaptığım bir eleştiri. Sosyalizm denilen şey, eğer hakkıyla uygulanacaksa sadece insan yaşamına değil tüm doğaya getirilen bir özgürlük ve eşitlik olmalıdır.
Oscar Wilde, Sosyalizm ve İnsan Ruhu'nda, konuyu çok farklı bir yönden irdelemiş. Ona göre Sosyalizm sadece para dağılımıyla ilgili düzenlemeler yapmakla kalmamalı insan yaşamını hatta sanatı dahi düzenlemelidir ama bunu yaparken körü körüne bir toplumsalcılık gütmemelidir. Klasik Sosyalizm'de ve Marksizm'de, komün yaşam kavramı bireyselliği ve varoluşu ortadan kaldırmıştır. Oscar Wilde bu kitabında, Sosyalizmin tek bir birey üzerindeki etkisine değinmiştir. Hatta bireyin kamuoyundan etkilenmeyecek, çevrenin düşüncelerini önemseyip bunlara göre yaşamayacak kadar özgür olduğu bir dünyayı sunmuş, suçların ve açlığın azaldığı hatta olmadığı mutlu bir topluma, ve bu toplumda birbirlerine karışmadan yaşayan ahlak kaygıları taşımayan özgür bireylere işaret etmiştir. Estetiğin, güzelliğin ortadan kalkmadığı, Dorian Gray gibilerinin dahi yaşamakta zorlanmayacağı, tek tip insan modelinin dayatılmadığı, mekanik olmayan bir Sosyalizm'den bahsetmiştir. Böyle bir düzende, her birey kendi için yaşamış olacaktır ve başka insanlara yardım etme gibi yükümlülükleri olmayacaktır çünkü herkes yaşamını sürdürebilecek ve kendisine göre hayatını şekillendirebilecek imkanlara, ilgi duyduğu alanlar üzerinde yaratıcılığını kullanmak için ya da sanatını icra etmek için gerekli koşullara eşit ölçüde sahip olacaktır. Böylece güçlü ve bağımsız bireyler doğacaktır. Gri ve tek tip insanlar yerine, yaratıcı, güzelliğe önem veren 'renkli' insan kavramı gelişecektir ve böylece, sosyalizmin insan egosuyla yaşayabileceği o olası çatışma, hoşgörü toplumu içerisindeki bireyselleşmeyle giderilecektir.
27 Şubat 2009 Cuma
Bonnie & Clyde, It's my Indie Night!

22 Şubat 2009 Pazar
POST PUNK !

Bugün last.fm'de dolanırken, hayatımın en önemli şeylerinden birini kaybetmek üzere olduğumu, daha doğrusu kendi kendime ondan uzaklaştığımı farkettim. Indie akımı, birkaç yıl önce post-punk revival dalgasıyla hayatıma uzanmışken; değişen ve gelişen soundla farklı kıyılara sürüklenmeye başladığımı gördüm. Twee pop'tu, Swedish'ti, indietronica'ydı carttı curttu (beni kategorize etmeyin diye bağırıyor tüm melodiler!) derken, canım kanım dediğim, ömrümün sonuna kadar bıkmayacağım o nadide Post Punk ritimlerinden ne kadar uzak kalmışım! Evet fıkır fıkır, hareketli, gayet de renkli bir insanım oralardan, ama bir bilseniz içimde ne fırtınalar kopardı. Veee adı da 'POST PUNK'tı.
Hayatta annem babam kardeşim kadar vazgeçilmez olan müziğin etiketidir bu. Siyah beyaz karelerin, ama daha çok 'gri'nin tanımıdır post punk. Sevgilimi anlatır, methiyeler düzer gibi yazarım buralara sayfalarca bu müzik akımı hakkında. Nitekim sevgilim yok, başka işim yok; yazacağım. : )
Herşeyden önce, bu müziğin temelinin klasik punk ritimlerine ve akorlarına dayandığı bilinse de, olayın karanlık ve daha deneysel bir tarafı var ve bu da akıllara post-punk, krautrock bağlantısını getiriyor. Kim ne derse desin, post punk akımının temeli, Neu! vari krautrock gruplarının kişizadelere verdiği ilhamla atılmıştır. 'Evet ben anarşistim, bir punk grubu kurmalıyım' replikleriyle olaya başlamış gruplar, 'punk' yapmaktan öteye gitmemişlerdir adı üzerinde. Dünyayı felsefi bir bakışla ele alması, siyasi eleştirilerde kullanılan dilin daha kibar fakat daha zekice ve iğneleyici olması, kendinden emin ve daha olgun ritimlerle bezenmiş olması, post-punk'ı punk'tan çok çok daha değerli kılıyor.
Bu akımın kökenlerine iyice inecek olursak, ilk önce Krautrock'a uzanmak gerekir sanırım. 1968lerde Doğu-Batı Almanya hadisesiyle gaza gelmiş anarşist gençlerin, müzikte denenmemişe yönelmeleri, Avrupa progressive rock'ına minimalizmi eklemeleri (Bir klasik müzik ekolü olarak Almanya!) ve bir de bunun üstüne savaşın kaosunu katmalarıyla Alman müziğinde Krautrock akımı patlamıştır. Her ne kadar her ikisi de anarşizmden beslense de, yaratıcı ve aklı başında icracıları ve bir takım müziksel değerlerin yabana atılmaması açısından, Krautrock, Punk'tan çok çok ötede durmuştur her zaman. Bazı arkadaşlarımızın dalga geçtiği ' Alman Ekolü' aslına bakarsanız, post punk, new wave, elektronik müzik ve indie'nin temelini atmıştır.
Krautrock ve Post Punk denilince aklıma gelen kareler birbirine çok benziyor. Karanlık, kasvet ve gri. Ama ilginç bir 'içinde bulunulan durumdan kurtulma' psikolojisi vardır her iki müzikte de. Sert ve baskın olmasa da, umutsuz olsa da, FARKINDALIKtır ve alternatif bir başkaldırıdır Post Punk.
Post Punk akımı, kendi içerisinde kollara ayrılmıştır. Arşivlere bakıldığında, bu etiketle sınıflandırılmış fakat müzikal benzerlik taşımayan bir çok grup görebiliriz. Akıllarda 'e bu da post punk, şu da post punk o zaman nedir post punk?' sorusu oluşacaktır bu noktada. Post Punk'ı da dönemlerine ve melodik yapıya göre sınıflandırmak gerek. Örneğin ' The Teardrop Explodes' ve 'Joy Division' post punk kategorisinde incelendikleri halde, müzikal olarak birbirine genel anlamda uzaktır keza Gang of Four ve Psychedelic Furs, ve daha niceleri için de bunu söyleyebiliriz. Ama hepsinde ortak olan bir şey vardır: ağlayan gitarlar.

Nedense Post Punk adı geçtiğinde aklıma ilk gelen grup 'The Fall' olmuştur hep. En sevdiğim ilk 5 gruba girmese de, en başarılı post punk grubu The Fall'dur. Gerçekten çok çok sağlam ritim ve melodilerle bu yola çıkmış ve olgun bir müzik yaratmışlardır. Bunun yanında, Magazine ve Television da çok çok önemli sayılacak gruplardan. Özellikle Television, Marquee Moon isimli 'bütün zamanların en acımasız punk şarkısı'nı yaratmış olmanın yanında, şimdiki indie gruplarına çok büyük ilham kaynağı olmuştur. Ama kendi ilk beşime gelecek olursaaaak:
1- Joy Division
4- Echo and The Bunnymen
5- The Teardrop Explodes ve Gang of Four
şeklinde sıralanmış bir liste sunardım. En sevdiğim gruplardan olan The Smiths'i bu listeye almamamın sebebiyse, The Smiths'in hiçbir zaman bu gruplar kadar Post Punk sounduna ulaşmamış olmasıdır. Evet bu kategoriye sokuldu hep ama bence The Smiths bir post-punk grubu değildir. Smiths bir gelenektir, başlı başına bir ekoldür. Bir sınıflandırma içine sokulamaz! Aynı durum The Cure için de sözkonusu benim açımdan. The Cure ilk dönemlerinde, Post Punk sularında yüzmüş fakat sonradan 'curish' denilen farklı bir tarzın yaratıcısı olmuştur. Dünya müziğinde yeni ve benzersiz bir soluk olmuştur.
Şu sıralar birçok grup dinleyip duruyorum, kimi şeker kimi masum kimi hüzünlü şarkılar dönüp duruyor kulağımda. Ama hiçbirinde, Post Punk samimiyetini ve duyarlılığını bulamıyorum. Hiç birisi beni derin kuyulara bırakıp, uzun uzun düşündürmüyor. Evet bir süredir de istediğim buydu zaten, kolay dinlenilebilir, akıcı ve düşündürmeyen müzik... Kendimden kaçmaya başladığım an, düşünmekten kaçmaya başladığım an, gerilerde bir yerlerde gri melodileri bırakmışım. Ama unutmamışız işte... Gerçeği bulduğumda, onu sorgulamam gerektiğinde, sebep ve sonuçlara ulaşmak zorunda olduğumda, o gitarlar, derin vokaller hep kafamda bir yerde inliyor, uyandırıyor beni. Kulaklarımdan, vücuduma dalan bir etkiyle, 79ların boş sokaklarında yürüyorum. Aslında hepimiz kimsesizdik, ve bir sebeple dünyaya atılmıştık. Bunu kabullenmek ama farkında olmak, sonrasında bulantı... Bulantı'dan daha iyi bir tanım olamaz bu müziğe, bıkkınlık, bezginlik ve daha çok şey. Ama farkındayız. Post Punk ve sonra her şey !
17 Şubat 2009 Salı
RIM RIM rımmm o benim kalbim!
25 Ocak 2009 Pazar
2008.2008.2008

Şu an Little Joy'un Little Joy isimli albümünü dinlemekteyim. 2008 ruhu albüme her şeyiyle yansımış. Şarkı sözlerinden tutun da, yumuşak romantik melodilere kadar. Kendine üç yıl seç deseler, mutlu günlerim için 2002'yi, depresif ve karanlık zamanlarım için 2004'ü, romantik dönemlerim içinse 2008'i seçerdim. Hayatımın farklı bir yerine koyduğum gruplardan 'The Walkmen'ın tam da bu yıllarda birer albüm çıkarmış olması nasıl bir tesadüftür! Bir yerlerde benimle aynı hissiyatı paylaşan insanların olduğunu bilmek harika bir şey, hele ki bu en sevdiğiniz gruplardan biriyse. 2008 yılı (baştan söylüyorum romantiğim) benim için aşka ve hayalkırıklığına işaret eden bir yıldı. Dinlediğim şarkıların beni hüngür hüngür ağlatması, kırılmış tarafıma dokunması ama orayı tamir etmemesi, bana acı çektirmesi, salya sümük etmesi, kalbime iğneler batırması en çok istediğim şeydi 2008 yılından, ve kendisi bu kadar naif ve romantik indie albümlerini hayatıma yollayarak bana müthiş bir hediye sundu. 2008 yılım bilgisayar başında şarkı dinleyip, eşlik etmekle ve bir yandan klip çekerken kameralara oynuyormuş gibi bir o yana bir bu yana sallanıp ağlayarak geçti. Bravo! The Walkmen mesela yine yaptı yapacağını, 2008'e uygun daha doğrusu yine ruh halime uygun bir albümle kapımı çaldı. Bunun yanında, adlarını teker teker sayamayacağım bir dizi güzel albümle içsel bir yolculuğa çıktım. 2008'te İsveç topraklarından çıkan birbirinden tatlı gruplarla çocukluğuma, olgunlaşmamış tarafıma dokundum, bir yandan hasret kaldığım huzura katık ettim onları. Brittle Stars'la 'acı-tatlı' bir ruh haline büründüm. The Last Shadow Puppets'la, Beach House'la müthiş bir hikayenin kahramanı oldum. The Organ'ın Thieves adlı Ep'siyle güzel bir yaz gecesine geri döndüm. Bye Bye Bicycle ile kalbimde 'siren'ler çaldı, dostlarımla güzel bir yaz tatilindeyken, şeker pembesi, tatlı ve neşeli, en önemlisi huzurlu günler geçiriyorken, cesaretimi toplayıp hayatımla ilgili en doğru kararı aldığım o birkaç güne döndüm. Sonrasında o kararın sancılarını 'The Walkmen'la atlattım. 'Does It Offend You Yeah' ten 'Being Bad Feels Pretty Good' çaldı fonda ve arkadaşlarla İstanbul'da gecesi gündüzü belli olmayan eğlenceli bir ay geçirdim kötü hissetmeye bile vakit bırakmadan... Kısacası adını sayamayacağım bir sürü albüm ve şarkı birbirinden farklı günlerime eşlik etti. Hayatımın dönüm noktası olarak adlandırdığım 2008 yılı acı tatlı bir sürü anı ve deneyim yanında süper melodiler taşıdı dünyama.
Birazcık müzikaliteye dönecek olursak, 2008'in en çok hayalkırıklığına uğratan grubu 'The Cure' oldu diyebilirim. The Cure fanları olarak, albüm çıkış tarihinin sürekli ertelenmesi bizleri heyecanlandırmış ve beklentilerimizi artırmıştı. Fakat 4.13 Dream adıyla yayınladıkları albüm, Robert ve silah arkadaşları artık müziği bıraksın, herşey tadında kalsın dedirtti birçok insana. Aslına bakarsanız, 2004 yılında çıkardıkları albümden sonra grup sadece konserlerde çalma ve bir daha albüm çıkarmama kararı almıştı ama ticari kaygılardan olsa gerek, yeni albüm bombası düştü 2008'in başında. Yıllarını The Cure'a vermiş benim gibi birçok insan bu haberle çok mutlu oldu çünkü hiçbirimiz böylesine yetersiz bir albümle karşılaşacağımızı düşünmüyorduk. Yıllar boyunca bu grubun her albümünden farklı tatlar alarak defalarca dinleye dinleye elimizden düşürmemiştik cdleri, kasetleri ... 4.13 Dream elime geçtiğinde, heyecanla dinlemeye başladığımı hatırlıyorum. Underneath The Stars adlı parça çalmaya başladı, tipik bir 'Wish' dönemi şarkısıydı bu, uzun tutulmuş intro, acı çeken gitarlar. Harika bir şeyler geliyor diye düşündüm fakat albümü dinledikten sonra içimde fena bir tatminsizlik hissi oluştu. Evet belki şarkılar ayrı ayrı güzeldi ama albüm bütün olarak bakıldığında The Cure gibi bir çok gruba ilham kaynağı olmuş efsane bir grup için çok çok yetersiz ve başarısızdı. Sanırım artık stüdyoya girip yeni kayıtlar yapmak yerine, konserlere turnelere yönelseler iyi edecekler. Zaten yayınlamış oldukları albümler bizi yıllardır doyurmaya yetti ve bundan sonra da yetecektir, yenilerine gerek yok diye düşünüyorum.
The Cure gibi hayalkırıklığına uğratan bir diğer grup ise 'The Departure' oldu 2008'de. Inventions adıyla yayınladıkları albüm çok kötü olmasa da, 2005'te çıkardıkları Dirty Words'ün tırnağı bile olamayacak kalitedeydi.
2008'in en başarılı albümlerine gelecek olursak, bu konuda objektif olmadan The Walkmen'ın You&Me isimli albümünü yılın en şahane albümü seçerdim. Fakat, gruplarla kurulan duygusal bağlar bir kenara bırakıldığında müzikal anlamda The Walkmen'dan çok daha başarılı gruplar olduğunu görüyoruz 2008'te. İsveç çıkışlı gruplardan The Bridal Shop, New Order geleneğini günümüze modern çizgilerle harmanlayıp getirerek çok güzel bir iş çıkarmış adı da 'From Seas' olmuş. The Last Shadow Puppets'ın The Age Of Understatement'ını ve Beach House'un Devotion adlı albümünü sayma gereği duymuyor, laf arasına serpiştiriyorum çünkü son yılların en güzel çalışmaları arasına girebilecek kayıtlar bunlar. Vampire Weekend'den Vampire Weekend, Pia Fraus'tan After Summer da 2008'in cicileri arasında yer almakta. Brit Pop efsanesi 'James' in çıkardığı 'Hey Ma' isimli albüm de geçtiğimiz yılın başucu edilesi albümlerinden olmakla beraber bir kez daha 'Brit Forever!' nidalarıyla dolaşmama neden olmuştur. The Smiths ve The Cure ruhunu tekrar açığa çıkarması açısından 'Twig' adlı grubun 'Life After Ridge' isimli albümü de sevip sevdirilesidir. Özellikle albümde yer alan ' At Work and At Home' adını taşıyan şarkı, Morrissey vokallerine ve The Cure gitarlarına bir selam gibidir. 2008'in en şeker albümüne gelirsek kesinlikle Bye Bye Bicycle'ın Five Little Lies adlı ep'si bu sıfatı hakeder niteliktedir. Bunun yanında, Cajun Dance Party'nin The Colourful Life adlı albümünü de severek sık sık dinlediğimi hatırlıyorum. Albüm kesinlikle konsept albüm kategorisine girebilecek kalitedeydi bence. Yine bir diğer harika çalışma da, Tokyo Police Club'ın Elephant Shell'iydi...
Teker teker saymak mümkün değil, Does It Offend You Yeah'ler, Little Joy'lar, Brittle Stars'lar, Je Suis Animal'ler, The Organ'lar, Fleet Foxes'lar, Atlas Sound'lar, Deerhunter'lar, Hari and Aino'lar... Hepsi ayrı ayrı , yayınladıkları albümlerle 2008 yılıma damgalarını vurdu.
Ve ve vee 2009'da 2008'in meyvelerini yiyoruz. Bu yıl çıkması beklenen albümler 2008 çizgisinde olacaktır diye düşünüyorum. Böylece geçen yıl gerçekleşen, müzikte sadeliğe ve yumuşaklığa dönüşle bir yıl daha kafa dinleyip huzur bulacakmışız gibi geliyor. Bakalım şimdi neler olacak? Rımrımrımmm sabırsızlıkla 2009'un getireceklerini bekliyoruz. Hayat güzel, şarkılar güzel. :)))
16 Ocak 2009 Cuma
Hari and Aino

15 Ocak 2009 Perşembe
Twee Twee Twee

DOWNLOAD
Bye Bye Bicycle- Sirens.
Cloudberry Records bünyesindeki cici grup 'Bye Bye Bicycle' The Cure ve The Smiths gitarlarını 2000'li yıllarda bizimle buluşturuyor fakat bunu yaparken, bu iki grubun AĞIR melankolisini bir tarafa bırakıp, neşeyi müziğine harman ediyor. Böylece ortaya şekeğğğr melodiler ve enerjik bir müzik çıkıyor. İsveç müziği, bu gibi gruplarla gönlümüze taht kuruyor ve bir ekol oluyor. Ama işin ilginç yanı, bu kadar kasvetli ve soğuk bir ülkeden böylesine sevimli Twee-Pop gruplarının çıkışı bana kalırsa. Dreampop ve Shoegaze, Twee kılığına girerek, daha kolay dinlenilebilir olma özelliği kazanmanın yanında daha modern bir profile bürünüyor. Twee sayesinde klişe Shoegaze melodilerinden bir nebze sıyrılınıp, hareket ve rengin müziğe yansıtılması sağlanıyor. Dreampop ve Shoegaze'in fazlaca barındırdığı karamsarlık, Swedish Twee'sinde yerini 'naif ve çocuksu' bir havaya bırakıyor. Şarkı sözlerine, hayalkırıklıkları, aşk acıları ve kişisel problemler yansırken, nispeten törpülenmiş tatlıca melodilerle depresiflik dengeleniyor. Karanlıktan aydınlığa geçiş evresinin müziğidir Twee. Ya da bilmiyorum belki de fazla kız işi bir müziktir, kırılgandır ve bu yüzden tam benliktir... Gönül bağı kurulasıdır, sevdirilesidir. :))
13 Ocak 2009 Salı
sınAVlarrrr beni hep AVlarrrr ! hayatsa tAVlarrrr !

Sevgili hayaaaat vee çok değerli okurlar, :)
Bugün sizlere çok güzel bir şarkı armağan ediciğim. Şarkımız son zamanlarda, delice taktığım ve uzun süredir ilk kez 'iştee tam benlik' diyebildiğim 'The Bridal Shop' adlı gruba ait. 'Bridal shop' 2000lerin 'New Order'ıdır. Ve candır! Evet!
http://www.cloudberryrecords.com/jukebox/bridalshop.mp3
Çoook az kaldıı, şu tippo sınavlar geçince İzztanbulcuka, ebeveynlerimeee, tokurcuma, ananecime, çatlak teyzelerim ve kuzenlerime, Ertancığıma ve Neslüyancığıma kavuşmuş olacağım. Ertan ve Nesli'yle birlikte keglevichlerimizi yudumlarken, ben tabiki rezilliklerimi anlatıp herkesi güldüreceğim!!! Gece yarısı telefonum çalacak, Ertan 'aşağıya in seni almaya geldik, caddeye inicez.' diyecek, gece gece boş sokaklarda dolaşılacak, sonra sabahlara kadar sohbet edilecek. Benim yanlış sevgili seçimlerim mevzu bahis olduktan sonra konu birdenbire kung-fu'ya gelecek, sonra ertesi gün iddaa oynayalım lan denilecek. Ertan'la kırmızı mutfağımızın ve evlenince döşeyeceğimiz o bombolojik evin hayallerini kuracağız. Aaa hayatçım bu arada, Ertan 14 şubat'ta akşam yemeği için kız kulesi'nde yer ayırtmışş. ŞA HA NE. :))))
Ama lütfen finaller, çıkın hayatımdan! Sınavlar YASAKLANSIN!
CONTROL
Kış aylarından nefret ediyorum. Fazla kiloların soğuktan korunma bahanesiyle kamufle ediliyor oluşu bir artı gibi görünse de, insan bu avantajı sonuna kadar kullanıp kendini bıraktığı o sonsuz rahatlık sonucu üçbinbejyüzotuzikisonzuzz kilolar alıp olayın cılkını çıkarıyor ve bu artıyı eksi sonsuza varan değerlere taşıyabiliyor. Geçenlerde pembe bir pantalon aldım. Geçenler dediğim bundan üç ay evvel. 2 hafta önce gece dışarı çıkmak üzere kıyafet provası yapıyorken, pembe pantolunumu giyip bakayım dedim. Aman allahım o da neee!!! Fıyykkk pöörrttt lombuuur. Pantalonun içine hala girebiliyor oluşum sevimli bir durum olsa da, yanlardan fışkıran o et kütleleri bir anda kabusum oldu! Kış geldi montların boyu uzadı, çizmeler dizkapağı altlarında... Kendimizi, kendimizi unutacak ve görmeyecek kadar kamufle ettiğimiz şu kış aylarında, sanki birileri, paltomun altından bir pompa sokup basen kısmıma hava basmıştı demeyeceğim, çünküüüü biliyorum. Eyyy cheesecakelerr, eeeyyy patates kızartmaları ve eyyy votka limonlar! Eyy geceleri adeta bir karabasan gibi üstüme çullanan o engin açlık hissiiiii! Çıkın gidin hayatımdan!
Bu gibi durumlarda adeta bir diyetisyen edasıyla bütün kız arkadaşlarınız karşınıza dikilir. Evet siz aslında hiç takmıyorsunuzdur aldığınız kiloları, hatta Jennifer Lopez kalçalarınızla dünyanın en güzel kızısınızdır ama olay öyle bir boyuta getirilir ki (aslında sadece 54 kilosunuzdur) 'CONTROOOOOOOL' diye inim inim inlersiniz. Feeekaaaat tarçınlı zencefilli kurabiyeler, frambuazlı cheesecakeler en yakın arkadaşlarınız olmuşsa ve en ufak bir açlık anında kendinizi kremalı mantar soslu makarna tenceresinde dans ederken hayal ediyorsanız ( kalori yakmak için o tencerede dans ediyorum çok kontrollüyüm ehem öhömm) işiniz bitiktir. Hele ki, bir ince belli çay bardağına kocaman bir kaşık şeker atmadan etmem diyorsanız, ekmeksiz doymam diye çıkışıyorsanız; benim gibi, kontrol mekanizması yerine, kışı ve nimetlerini de yanınıza alarak bir kamuflaj mekanizması geliştirirsiniz.
Geçen gün kızlarla aramızda tatlıyı azaltacağımıza dair konuştuk. Alsancak'taki alışveriş maratonundan sonra bir cheesecake'i haketmiştik. Ama bir porsiyonu iki kişi bölüşmek üzere. Tabi ki, her verilen söz gibi bu da tutulmadı. Herkes kendine ayrı porsiyon söyledi, üstüne üstlük hayvani ebatlarda gelen çizkeykler yazık günah tabakta bırakılmaz diye silip süpürüldü. Zaten bizi şu tabakta kalmasın mantığı bitirdi ya neyse... Bırakın Allah aşkına! Kalçada, göbekte, popoda kalacağına tabakta kalsın! (hadi ordann tüm tatlılar bizimdir holallalaaa) :( CONTROL !
24 Aralık 2008 Çarşamba
JARVIsss

'Oh now the lonely nights begin,
and there is nowhere left to go,
but watch my spirit melt away,
down at the d-i-s-c-o.
I must have died a thousand times,
the next day, i was still alive.
And i still believe in you,
yes i do.'
Death 2 vee veee 1,2,3 gooooooo! Jarvis dünyanın en seksi, en acımasız, en duygusal, en sarsar, en karizmatik, en akıllı şarkı sözü yazarıdır. Sene 2002 falan olmalı, odamda radyo eksen dinlenerek geçirilen sıradan günlerden birini yaşıyorken bir şarkı çalmaya başlar, bir adam iç çekerek şarkı söylemeye başlar. O anda şarkıya da, adama da aşık olursunuz. Bölük pörçük sözler kalır hatrınızda ' I couldn't stop it now. There's no way to get out. He's standing far too near ........' O anda teypte kayıt yaptığınızı farkedersiniz, o şarkı sizindir artık. Okula giderken, evde, orda, burda walkmande döner durur şarkı. Sonra bir gün yine aynı sesi duyarsınız başka bir şarkıyla, grubun adı anons edilir, PULP ile tanışmışsınızdır artık.
'There's nothing to do so you just stay in bed,
oh poor thing,
why live in the world when you can live in your head?'
O sıralar tipik gençliğe giriş sorunlarıyla yüzleşiyordum. Eve gelip direk odama kapanırdım, vaktimin çoğunu uyuyarak geçirirdim, ailemle çok konuşmazdım, hayal kurar, müzik dinlerdim vs. Sonra bir gün cidden hayatımı sadece kafamın içinde sürdürdüğümü farkettim. Dışarıda dönen bir hayat vardı ve ben ıskalıyordum. 16-17-18 yaşlarındaki bir genç kızın emekli hayatı moduna girmesinin gereği de yoktu üstelik. Jarvis sansaryan ve seksomanyak şarkı sözleriyle ve bazen de kapalı oda psikolojisindeki karanlık şarkı sözleriyle aslında hayattaki gelgitlere ışık tutuyordu demeyeceğim, resmen bizimle taşak geçiyordu. Aslında azcık akıllı olunsa, ciddiye alınacak acılardan da ironiler oluşturup keyif almayı öğrenebilirdik. Ya da bizi mutlu eden şeylerin aslında ne kadar sıradan olduğunu anlar, ve her şeyi bu sıradanlıkla kabul ederek daha da çok sevip hayalkırıklıklarına uğramazdık. O bizlere aslında her şeyi uçlarda yaşamanın gereksiz olduğunu bazen 'common people' olmak gerektiğini anlatıyor öyle bir amaç gütmese de. 'Gözlerinin ışıltısına, yüreğinin gölgesine bakarak ruhumu sana akıttım, güzel kokunla hülyalara daldıııım benim oldun senin oldum karanlık gecelerdee......' tatatatataaa şeklinde sevişmiyor bu adam, ya da başkasıyla nişanlı olan sevdiği kadını arzuladığında ' ürpersin tenim tenin üstünde, alevinle yansın yüreğim, sadece benim ol......' tatatatatataaa demiyor; evet belki seksomanyak bu adam ama gayet düz ve samimi 'when you raise your pencil skirt, like a veil before my eyes, like the look upon his face as he's zipping up his flies. Oh I know that you're engaged to him. Oh but I know that you want something to play with baby.' deyip niyetini açıkça ortaya koyuyor. Süslemeleri, abartıyı sevmiyor Jarvis. bu nedenle gerçek bir hayat yaşıyor ve yaşatıyor şarkılarıyla. Aşkı, acıyı, hayalkırıklığını, cinselliği, kendini beğenmişliği, ezikliği kısaca insana has her duygu ve olguyu inanılmaz bir doğallıkla anlatıp, onları tanrılaştırmıyor. Çünkü hayat ve içindekiler gerçekten bu kadar ciddiye alınmayı haketmiyor!
16 Aralık 2008 Salı
Şişme Robotuma Oleyy!







